YAZMA TEKNİKLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZMA TEKNİKLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2015 Çarşamba

Yaratıcı yazarlık atölyelerinde ne öğretilir?

Yazar Feridun Andaç yaratıcı yazarlık atölyelerinde yazarlığın öğretilmediğini ancak yazmanın öğretilebileceğini söyledi.

Aynı zamanda yaratıcı yazarlık eğitimi veren yazar Feridun Andaç, cevap.tv tarafından yapılan röportajda yaratıcı yazarlık atölyelerinde ne öğretildiğini anlattı. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde yazarlığın öğretilmediğini vurgulayan Andaç şunları söyledi: “Yazarlık başka yazarların yazdıklarından öğrenilebilir. 'Gel ben sana yazarlığı öğreteceğim' demek absürd bir şey. Ben atölye çalışmalarımda da bunu söylemiyorum. Yazma, resim yapma, müzik aleti çalma öğretilebilir. Bunları öğrenmesi o insanı ne yazar yapar, ne ressam ne de müzisyen. Önce o enstürmanı çalmayı öğreneceksiniz sonra onunla bir müzik eseri icra edip edememe yeteneğiniz var olup olmadığını göreceksiniz. Bunun yolu da okumaktan, sürekli yazmaktan, araştırma yapmaktan, tutkuyla, sadakatle bağlanmaktan geçiyor. Atölyelerde yazmanın çıkış noktasının okumak olduğu, ama tutkulu, sabırlı ve sadakat gösteren bir okur nasıl olunur bu öğretiliyor.”

Atölyelerde yazma teknikleri de var!
Bir dönem benim de öğrencisi olduğum Feridun hocama ek olarak katıldığım diğer yazarlık atölyelerinde benim edindiğim izlenim benzer bir durum aslında. İyi bir okur olmadan iyi bir yazar olunmuyor. Bunun yanı sıra düzenli bir yazma alışkanlığı ve araştırma da olmazsa olmazların arasında.

Feridun Andaç’a ek olarak şunu söyleyebilirim; okuma dışında yine yazarların yazma tecrübelerinden devşirilmiş bazı yazma teknikleri de yazarlık atölyelerinden eğitmenler tarafından size aktarılıyor. Yazma teknikleri sayesinde daha kısa sürede etkin ve edebi değere yakın yazılar yazma şansını yakalıyorsunuz. Böylelikle yazma yetinizi geliştiriyor ve düzenli yazma alışkanlığı edinebiliyorsunuz. Tabi ki bu sizi yazar yapmıyor ama yazar olma yolunda önemli bir avantaja sahip oluyor, yolu biraz daha kısaltıyorsunuz.

Feridun Andaç’ın cevap.tv için hazırlanan yaratıcı yazarlığa ve yazma eğitimine ilişkin diğer videolarını aşağıdan izleyebilirsiniz.

Yaratıcı yazarlık atölyelerinde ne öğretilir?



Yaratıcı yazarlık nedir?



Yazar olabilmek için hangi özelliklere sahip olmak gerekir?


Öykü ile hikaye arasındaki farklar?



Öykü yazarken nelere dikkat edilmeli? 

Devamını Oku

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Yazarken düşünme!

Uzun yıllar yayınevi editörlüğü yapan şimdilerde Edebiyat Haber ve Cumhuriyet Kitap’ta (Konuk Harfler) yazan Gaye Dinçel’in Yazı Çizi blogundan alıntıladığım yazma önerilerini sizlerle paylaşıyorum.

Yazarlık Önerileri Yazı Çizi
Lafı dolandırmadan yazın!
Ne anlatırsanız anlatın lafı dolandırmayın. Konuşurken buna dikkat ederek başlayabilirsiniz. Uzatmadan, kısa cümlelerle, anlaşılır bir şekilde anlatmanın yollarını bulacaksınız.
Yazarken de aynı düşünce köşeden kendini göstersin. En az sözcükle en çok şeyi nasıl anlatırım? Yazarken bunu düşünmek dikkatinizi dağıtıyor, yazmanızı zorlaştırıyorsa düşünmeden yazın. Biraz ara verip tekrar okurken fazla sözcükleri ve cümleleri elersiniz. Fazlalıklardan arındıkça rahatlar metin. Yazılı ya da sözlü anlatımda ne kadar sadeleşirseniz insanlara o kadar rahat ulaşırsınız.

İlham kaynakları nelerdir?
Yazmak istiyorsanız, ama nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız birkaç önerim var. Sosyal medyada, fotoğraf sanatçılarının sitelerinde, sergilerde, gazetelerde, dergilerde gördüğünüz bir fotoğrafa odaklanın. Kendi çektiğiniz ya da arkadaşınızın çektiği bir fotoğraf da olabilir. Fotoğraf size ne çağrıştırıyor? Nasıl bir hikâyesi olabilir? Aklınıza gelenleri yazın.
Şiir okumayı seviyorsanız okurken sizde uyandırdığı duygulara odaklanın. İçinizden geçenleri yazın. Sizi etkileyen bir öyküyü siz olsaydınız nasıl yazardınız? Olaylar nasıl gelişirdi? Öykünün ilk cümleleri yazardan, gerisi sizden.

Akışa bırakın
Yazarken düşünmeyeceksin. “Haydaa! Bu da ne demek şimdi!” deme. Düşünmeyeceksin işte. Tabii beynin işleyecek, düşünceler hızla akacak. Kendini o akışa teslim edeceksin. Her sözcükte durup düşünmeden, hesaplamadan.
Seni sürükleyen sevdayı yaşar gibi yazacaksın. Sevdalanınca düşünüyor musun? Sorup duruyor musun: nasıl oldu, neden, oldu mu, olmadı mı? Bırak kendini kelimelerin gidişine, önünden bir nehir gibi geçişine… Hani ruh çağırırken fincana uyarlar ya… Fincan istediği yöne gider hızla. “Ruh” nereye götürürse. Bırak ruhun götürsün seni istediği yere…
Kalemin fincan gibi olsun. Beraber bilmediğin yerlere gidin. Vardığınızda şaşırın, bakakalın paragraflara öylece… Sadece var olun yazının içinde. Okuyan hissetsin…

Gaye Dinçel’in Yazı Çizi blogunu buradan inceleyebilirsiniz.
Devamını Oku

9 Şubat 2014 Pazar

Çok satan kitap yazmanın formülü var mı?

Edebiyatın asıl derdi olmasa da bazı yazarların kitapları çok satıyor. Peki çok satan bir roman yazmanın formulü var mı? Gülenay Börekçi’nin Habertürk gazetesinde yayımlanan yayınevleri yöneticilerinin görüşlerini içeren araştırma yazısı bu sorunun cevabını veriyor.

Elif Şafak’ın Aşk’ı niçin satış rekorları kırdı? Da Vinci Şifresi’yle ortalığın tozunu attıran Dan Brown’un kazandığı inanılmaz şöhretin sırrı ne? Harry Potter’ın elektrik parasını bile ödemeyecek kadar yoksul olan yazarı J.K. Rowling nasıl dünyanın en zengin kadını oldu? Çok satan roman yazmanın gizli formülü var mı?

Yazarını zengin eden kitaplar!
Tıpkı sinemada, bilgisayarda, televizyonda olduğu gibi kitap sektörünün de çok satanları var. Dan Brown, J.K. Rowling, Stephen King, Stieg Larsson, Adam Fawer, Stephenie Meyer, Paulo Coelho, Jean-Christophe Grangé, Umberto Eco gibi yazarların romanları tüm dünyada çok satıyor. Ayrıca Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Tuna Kiremitçi ve Ahmet Altan gibi Türk yazarlar da neredeyse her eserlerinde çok satan yaratmayı başarıyor. Çok satan bir kitap yazmanın püf noktaları olup olmadığını araştırdık, yayınevi yöreticileriyle de konuşarak altın formülleri ortaya çıkardık.

Devamını Oku

Yazarak Hafifleyin - Yaratıcı Yazarlık Alıştırmaları

Yazı Evi kurucusu Yeşim Cimcoz, yazamıyorum diyenlere, yazı yetisini geliştirmek ve yaratıcılığını arttırmak isteyenlere Yitik Ülke yayınlarından çok özel bir kitap yayımladı: Yazarak Hafifleyin

Yazı Evi kurucusu, aynı zamanda eğitmeni olan Yeşim Cimcoz, yaratıcı yazarlık teknikleri ve alıştırmalarını barındıran Yazarak Hafifleyin adlı kitabı yayımlandı.
İçinizdeki “Yazar”ı tanıyor musunuz? Yaratıcılığınızı açacak, biriktirdiklerinizi, yaşadıklarınızı başka hayatlar yaratmak için kullanmanızı sağlayacak alıştırmalar var bu iki kapağın arasında. Bir dil, bir insan demektir derler. O zaman bir kitap bir dünya demektir. Kendi dünyalarınızı yaratabilmenin keyfini, anlatmanın hafifliğini, kurgulamanın heyecanını yaşadığınız anların kapılarını açan alıştırmalar var bu iki kapağın arasında. “Ben yaratıcı değilim ki” diyenleri kendi yazdıklarıyla şaşırtacak, yazamam diyenlere ses verecek, denenmiş alıştırmalar var bu kitapta.

İçinizdeki yazarı keşfedin!
Bu kitap sizi yazar yapmayacak. Bu kitap size yaratıcılığın yazıyla buluştuğu o sihirli satırların dünyasını açacak. Belki de kendi içinizde var olduğunu bilmediğiniz, belki de bilmenize rağmen henüz tanışmadığınız o yazarla sizi alıştırmalarda buluşturacak bu kitap. Tanışmak, buluşmak ve ilk adımı atmak için bu iki kapağın arasında sizi bekleyen satırlar var. Siz yanınızda sadece bir kalem ve bir kâğıt bulundurun.
Yitik Ülke yayınları tarafından çıkarılan kitabı aşağıdaki kitap satış sitelerinden satın alabilirsiniz.

D&R, İdefix
Devamını Oku

18 Ekim 2013 Cuma

Kim bu anlatıcı?

Kurmacanın en önemli öğesi anlatıcı kim? Nasıl var edilir ve kurmacadaki rolü nedir? Anlatıcı okuyucu tarafından neden yazar ile hep karıştırılır?

Anlatıcı ve yazar ilişkisi
Öykülemeyi anlatmak eylemi ya da anlatının üretimi olarak tanımlarsak, o zaman bize kim ve nasıl anlatıyor sorularını yanıtlamak kalır.
H. de Balzac “Vadideki Zambak” romanının önsözünde şöyle der: “Ben, demek yazar için tehlikelidir. Okur kitlesi sayıca artmasına karşın, bilinçlenme aynı oranda artış göstermez. (...) Bugün bile hala pek çok insan, roman kişilerine verdiği duygular nedeniyle, yazarı suç ortağı yapma gülünçlüğüne düşer. Eğer yazar ‘ben’ diyorsa, hemen hemen herkes onu anlatıcıyla karıştırmak eğilimindedir.”

Balzac'a göre anlatının üç temel öğesi
H. de Balzac anlatının üç temel öğesini çok açık bir biçimde ayırt eder: Kişiler, anlatıcı ve yazar. Eğer başımıza gelen bir olayı yazılı olarak anlatırsak, olayın meydana geldiği uzam ve zamanın dışında kendimizi bir anlatıcı (yani yazan) olarak buluruz. Burada olayı yaşayan ben”le olayı yazan ben”in aynı olduğunu Bu ayrımı yapmak, aslında yazınsal iletişime katılan gerçek kişiler (yazar, okur) ile metinde iletişim kuruyorlarmış izlenimini veren kurmaca kişileri (anlatıcı, dinleyici) birbirine karıştırmamak gerektiğini öğretir. Yazar, etiyle kemiğiyle metnin düzenleyicisi olup metin ile ilgili her türlü sorumluluğu üstlenen kişidir. Anlatının metin-dışı gerçek kişisidir, çünkü yaşadığımız dünyaya aittir. Yapıtta aktarılmayan ve anlatılanlarla hiç ilgisi olmayan özellikleri vardır.

"Ben" her zaman yazarın kendisi değildir!
Öte yandan, anlatıcı, anlatının temel öğelerinden biridir; anlatının bir kesitidir; bir okur tarafından okunduğunda kağıt üzerinde gerçekleşir. Herhangi bir yazar, eserinde “ben” birinci tekil kişi adılını kullandığında, bu “ben” her zaman yazarın kendisi değildir. Günce, anı, mektup gibi edebi türlerin dışında, kurmaca anlatılanlarda kullanılan “ben” bir sözcüdür, bir sestir, bir başka deyişle, öyküyü anlatan kişidir. Soyuttur, dış dünyada hiçbir gerçekliği yoktur, anlatıda kağıt üzerinde kurmaca varlığı geçerlidir. Oysa yazar özel ve toplumsal yaşamı ile somut bir gerçekliktir. Yaşamöyküsel özellikli kurmaca öykülerde, yazar ile anlatıcının öyküleri neredeyse örtüşür. “Neredeyse”, çünkü yazar tüm yaşam öyküsünü yapıtına aktar(a)maz. Bazı anlatılarda ise yazar ile anlatıcı birbirine çok benzer, ama okur bunu çok fark edemeyebilir. Çoğunlukla da yazar ile anlatıcı arasında hiçbir benzerlik yoktur. Yazar kadın, anlatıcı erkek olabilir, ya da tersi.
Genellikle, üç tür yazar-anlatıcı ilişkisinden söz edilebilir:

Yazar ile anlatıcının örtüşmesi
Bu tür bir öykülemede, anlatıcı birinci kişi adılını kullanarak öykülemenin sorumluluğunu kişisel olarak üzerine alır. Bazen öykülenin sorumluluğunu üzerine alan anlatıcı açık bir biçimde yazara göndermede bulunur. J. J. Rousseau “İtiraflar”da, Montaigne “Denemeler”de hem yazar hem anlatıcıdırlar.

“27 Şubat 1954 – Doktor La.’nın telefonu. İşim yoksa bu sabah beraberce CH’ye gideceğiz. La., on birde beni Saint-Germaine’den alacak. Otelden “Aux Deux Magots”ya kadar Paris’in kış sabahı bir masal gibiydi. Dün akşamki tipi, arkasından gelen sulu yağmur... hepsi dinmişti. Yerler cam gibi buz. Fakat herkeste soğuğun kırbaçladığı, yarı puslu havada yine cam gibi parlayan güneşin iyice tuttuğu bir neşe var. Eşya, yol, dükkanların önündeki küçük sergiler, insanların yüzü bu sevinçle aydınlık. Güneş her şeye hafif sarımtırak, şeffaf bir plastik maddeden yaldızlı bir kılıf geçirmiş gibi. Kahvenin önündeki köşkünde gazeteci kadın, bir serçe gibi ötüyor. Hikayesini bana da anlattı: Dün akşam eve giderken müthiş bir düşme kazası geçirmiş, hem olduğu yerden bir iki metre kayarak. Fakat bacağındaki sıyrıkla kurtulmuş. Güneş açtığı, eşyayı böyle, kruasan gibi kızarttığı için, başka zaman olsa şikayet edeceği bu hadiseye gülüyor. O kadar konuşmaya azimli ki gazetelerimi elinden zorla alıyorum. Hakkı da var. Aynı neşe benim içimde de çalkalanıyor. Bir şeyler yapmak istiyorum. Halbuki, olabilecek tek şey, iki gün sonra İstanbul’a dönüşüm.”
A. H. Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah yay., İstanbul, s. 242. 
Bu parçada A. H. Tanpınar 27 Şubat 1954 günü Paris sabahını betimliyor, “gazeteci kadın”ın başından geçenleri öykülüyor. Öyküleyen, betimleyen ve anlatan hep aynı kişidir, yazardır.

Yazar ile anlatıcının birbirine karışması 
Okur, bu durumda, hiçbir zaman anlatıcının ne zaman gerçek yazarı ne zaman kurmaca yazarı temsil ettiğini anlayamayabilir. Yazar ile anlatıcının benzerlikleri çeşitli düzeylerde örtüşebilir, o zaman anlatının bir parçası dış gerçekliğe (tarihler, yer adları vb...) bir parçası da tam kurmacaya aittir.
Yazar ile anlatıcının birbirine ne ölçüde karıştığını anlayabilmek için, okurun yazar konusunda çok ayrıntılı bilgilere gereksinimi vardır: yazarın mektupları, güncesi, anıları, söyleşileri, yakınlıklarının tanıklıkları gibi. Batı edebiyat dünyasında bu verileri toplayan, ayrıntılarıyla birleştiren değişik yaşamöyküsel yapıtlar bulunmaktadır. Bu tür yapıtlar kurmaca ile herçek yaşamöyküsü arasında bulunabilecek benzerlikleri ortaya çıkarmada okura yardımcı olmaktadır.
Kurmaca ve yaşamöyküsünün birbirine çok sıkı ilişkilerle bağlandığı karmaşık metinler yanılsama yaratabilmektedir. Bu tür metinlere son yıllarda “kurgusal” ya da “kurmaca” özyaşamöyküsü denmektedir.

Yazar ile anlatıcının farklılaşması 
Bu drumda yazar ile anlatıcı arasında hiçbir benzerlik yoktur; varsa bile okur bunu fark edemez. Buradaki “ben” tamamen kurmacadır. Kurmaca anlatıcı ile yazarın kimliği hiçbir zaman, hiçbir şekilde çakışmaz.
“Dışarı çıktım. Ölümüne başım dönüyordu. Aklım başımda değildi. Koşmaya başladım. ‘Ben o sesi sustururdum.’ Diyordum. Olanlar oldu, susturdum. Susturdum ya kötü bir düşüncem yoktu. Durdu Memet kurtulsun istiyordum ben. İçimde kötülük yoktu. Bir insan öldürdüğümü düşünmüyordum. Şimdi de düşünmüyorum. Sahici bir kadın değildi ki! Sisli bir sesti o yalnız. Bambaşkaydı, bildiğimiz sesler gibi değildi. Kır düşmüş, uzun saçlarından, gencecik yüzünden belliydi. Gerçek olsa, Durdu Memet çağırır da gelmez miydi?”
T. Yücel, “Sisli Ses”, Haney Yaşamalı, s. 152.
Burada “ben” diyen kabadayı katil ile bu “ben”, öyküde yaratan T. Yücel arasında bir benzerlik yoktur. Yazar ne denli gerçekse, “bir insan öldürdüğümü düşünmüyordum” diyen benöyküsel kahraman da o denli imgeseldir.
Öyküyü yöneten/ yönlendiren ve anlatan, yazarın yarattığı kurmaca kişiye anlatıcı, anlatıcının seslendiği kişiye dinleyici denir.
(MEF Okulları internet sitesinden alınmıştır.)
Devamını Oku

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Dilek Balonu (Öykü)

Dilek Balonu adını taşıyan bir öykü.
Sıkıntıdan patlıyordu. Günlerden cumartesiydi ve onu kimse aramamıştı. Yalnızdı. Öğle üzeri evden istemeyerek çıktı. Nereye gideceğini bilmeden yine düştü yollara.
Bakırköy’e gitmeye karar verdi sonra. Otobüse bindi. Umutsuzdu. Günün ne getireceğini bilmiyordu, belirsizlik tüm zihnini kaplamıştı. İşsizdi. Mevsimlerden yazdı. Şehir boşalmış, insanlar gönlüne göre bir tatil beldesi seçmiş ve çok sevdikleri, bir o kadar da nefret ettikleri İstanbul’u terk etmişlerdi.

Bakırköy eskisi kadar olmasa da yine de kalabalıktı. Meydandan aşağıya indi. Pusuya yatmış İngilizce kursu simsarlarının arasından geçerek İstanbul Caddesi’ne vardı. Caddenin en havalı alışveriş merkezine doğru yoluna devam etti. Müdavimi olduğu, filtre kahvesine bayıldığı, ikonu denizkızı olan meşhur kahve dükkânları zincirinin en üst kattaki kitapçıya komşu, teras katında oturmaya niyetlendi. Ama önce bunaltan Ağustos sıcağından kaçmak, birkaç kitap karıştırıp içinden pasajlar okumak için kitapçıyı dolaşmaya karar verdi.

Kitapçının geniş kapısından içeri girdi. Müzik market bölümüne ilgi göstermeden çiçek bahçesini çağrıştıran kitap raflarının arasında dolaşmaya başladı. İlgi alanlarına göre ayrılmış rafların birinden gözüne kestirdiği bir kitabı seçiyor, önce kapağını inceliyor, arka kapak yazısına üstünkörü bakıyor, sonra rasgele bir sayfa açıp içinden pasajlar okuyordu.

Ara sıra kırmızı kalp logosuyla tanınan Türkiye’nin en köklü yayınevlerinden birinin kundaktaki bebek gibi plastikle kaplanmış kitaplarına rastlıyor, kitabı açamadığından sadece arka kapak yazısını okuyabiliyordu. İçinden yayınevine kallavi bir küfür salladıktan sonra “Okuyucuyu neden reklâm kokan arka kapak yazısına mahkûm ederler ki? Yazık. Oysa kitabın içinden bir cümle okuru kolayca tavlar.” diye söyleniyordu.

Ne aradığını bilmeyen çocuklar gibi dolaşmaya devam etti. Dünya klasikleri bölümüne geldiğinde ilk olarak Karamazof Kardeşler gözüne çarptı. Okuma alışkanlığının başlangıcı olan kitabı özenle eline aldı. Eski bir sevgilinin fotoğrafına bakan aşık gibi hissetti kendini. Yüzünde anılarının canlandığını belli eden bir tebessüm belirdi. Kitabın yazarı Dostoyevski’nin psikolojik tahlilleri sayesinde genç yaşında insanları, hayatı daha iyi kavradığını unutmamıştı. Bilge yazar kitabıyla ona, insan ruhunun karanlık, gizemlerle dolu yanlarını armağan etmişti. Romanın kahramanı Alyoşa da hala zihninin bir köşesinde saklı duruyordu. Bu kitap sayesinde Rus edebiyatına yelken açmıştı. Tolstoy, Turgenyev, Gorki gibi dönemin üstatlarının kaleminden, Çarlık Rusyası’nın arka planda olduğu hikâyeler okumuş, bilmediği bir dünyayı keşfe çıkmıştı. İçlerinden onu etkileyen en çok Puşkin’in Yüzbaşının Kızı adlı romanı olmuştu.

Klasikler rafının ikinci katında Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi adlı romanı “Ben de buradayım!” der gibi ona bakıyordu. Paris ve Londra’da geçen hikâyeden aklında kalan en ilginç ayrıntı on yedinci yüzyılın sonlarında Paris’te kanalizasyon şebekesi olmadığı için insan dışkılarının sokaklardan oluk oluk akmasıydı. Bu nedenle kadınlar elbiseleri boka batmasın diye yüksek topuklu ayakkabılar giyiyordu. Şimdilerde kadınların tutkunu olduğu bacaklarını biçimlendiren topuklu ayakkabıların ortaya çıkış öyküsü böyle ilginç bir nedene dayanıyordu. Elbette o dönemde temizlikten nasibini alamamış Fransız toplumunun kötü kokuları bastırmak için ürettiği parfümlerin dünyanın en güzel ürünleri olması da daha sonraları çok sevdiği Koku romanını okumasına vesile olacaktı.

Romandan aklında kalan sadece bu küçük ayrıntı değildi. Yazar hakkında bilgi veren bölümü okuduğunda sıra dışı bir anekdotla karşılaşmıştı. Yazar, turistik bir gezi için New York’a ziyarete gittiğinde onu tüm şehir halkı karşılamış, sokaklarda uzun kutlama kortejleri oluşturmuş. Kalabalıkların arasında halkı selamlayarak gezen Charles Dickens’ın başından aşağıya gül yaprakları ve konfetiler dökülmüş. Amerika’daki hayranları tarafından zamanımızın pop yıldızları gibi karşılanan yazar, New York limanından sandık sandık kitabın Amerika’ya taşındığına da şahit olmuş. Bu olay on sekizinci yüzyılda çok okuyan bir topluma sahip olan Amerika’nın neden icatlar çağının anavatanı olduğunun ispatıydı.

Vakit öldürmek için plansızca başladığı gezisine devam etti. Elindeki kitaptan bir şeyler okuyan genç okurların arasından geçti. Türk edebiyatı bölümüne geldiğinde uğramadan yapamadığı bir yazar onu yeni kitabıyla selamladı: Murathan Mungan imzalı Tuğla. Son dönem Türk edebiyatın dili en iyi kullanan yazarlardan biri olan Mungan’ın şiirleri sayesinde pek çok güzel dilberin gönlünü çalmıştı. Kapak fotoğrafını biçimsiz bulduğu kitaptan birkaç satır okudu. Onu tavlayacak cümleyi bulamadı. Kitabı yerine yerleştirdi ve oradan ayrıldı.

Gözleriyle rafları takip ediyor, küçük adımlarla oradan oraya dolanıyordu. İnsanın ruhunu dinginleştiren kitapçının serin havasına arka fondaki duygusal şarkının melodisi eşlik ediyordu. Sayıca kadınların fazla olduğu kitap gezginleri bal arısı gibi raflarda çiçek açan rengârenk kitapları tek tek ziyaret ediyordu.

Her çiçekten bal almalı sözünün hatırına kişisel gelişim kitaplarına da göz gezdirdi. İnsanı gaza getiren cümlelerle, uygulamalarla dolu kitaplar meleklerden yardım istemekten tutun da kaderinizi yönetmeye kadar evrenin tüm sırlarını size ifşa ediyordu. Kuantum kelimesi kitap isimlerinin en popüler sözcüğüydü. Fizikçiler tarafından gizemi halen çözülememiş kuantum teorisinin hayata olan etkisini anlatan kişisel gelişim kitapları, okuyanına mucizelerle dolu bir yaşamın kapılarını açtığını iddia ediyordu. Zenginlere mutluluk, bekârlara kısmet, yoksullara para, yalnızlara sevgili, eziklere cesaret vaat eden kişisel gelişim kitapları falcılar gibi sizi avucunuza alıyor, inanmasanız da zihninizi fethetmeyi başarıyordu. Kitaplardan birinde okuduğu birkaç cümleden sonra Murat’ın yüzünde alaycı bir ifade belirdi. “Saçmalık!” diyerek kitabı aldığı rafa koydu. O bölümden ayrılırken John Lennon’un bir sözünü tekrarladı: “Hayat gelecek için planlar yaparken başımıza gelenlerdir.”

Kitapçıdaki yolculuğu neredeyse bir saatti bulmuştu. Günün başlangıcındaki can sıkıntısı gitmiş, yerine her biri farklı bir dünyanın kapısını aralayan kitapların insana huzur veren dinginliği gelmişti. Arada sırada kafasını kaldırıyor, neler olup bittiğine bakıyordu. Kırmızı tişörtlü mağaza görevlileri rafların arasında geziniyor, kimisi dağılmış kitapları düzene sokuyor, kimisi de aradığı kitabı bulamayan kitap kurtlarına yardım ediyordu. Müşterilerden bazıları da DVD bölümünde sevdiği filmlere bakınıyordu. Müzik CD’lerinin olduğu kısım ise oldukça ıssızdı. İnternetten bedava indirilen şarkılar yüzünden müzik bölümü öksüz kalmış, eski şaşalı günlerini geride bırakmıştı.

Tekrar kitaplara döndü. Dünya edebiyatı bölümüne geldiğinde onu bu rafın kralı olan Jean Paul Sartre selamladı. Üniversite yıllarında tanışmıştı onunla. İlk olarak İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıç, oluş ve bitiş dönemlerini ele aldığı üçlemesi olan Bekleyiş, Tükeniş ve Uyanış adlı kitaplarını okumuştu. Zamanın ruhunu bu kadar iyi yansıtan başka bir yazarla tanışmamıştı henüz. Sözcüklere gösterdiği özen, kahramanlarının iç dünyasına yaptığı yolculuk, ortaya koyduğu felsefe onu çok etkilemişti. Varoluşçu akımın kurucu babası sayılan Jean Paul Sartre’ın en çok takdir ettiği davranışı ise birçok romancının almak için takla attığı Nobel edebiyat ödülünü reddetmesiydi.

Yazarın Bulantı adlı kitabının sayfalarını karıştırırken, omuz hizasındaki kitap rafının karşı tarafında siyah kalın çerçeveli gözlükleri burunun üzerine düşmüş esmer kızı gördü. Bakışları kızın üzerine düşer düşmez soğuk bir ürpertinin teninde gezindiğini hissetti. Şaşkınlığını atlatınca kızın görünümünü incelemeye başladı. Koyu kırmızı kalın dudakları, pürüzsüz boynunun vücuduyla birleştiği yere kadar kesilmiş kömür karası saçları, düşünceli bakışlara sahip zeytin gözleriyle uyum içindeydi. Göğüs kısmı hafiften açılmıştı. Esmer teninin üzerindeki siyah renkli parlak taştan yapılmış irice haç göze çarpıyordu.

Kızın elindeki kitabı göremese de sayfalarını dikkatlice incelediğini bakışlarından anlıyordu. Kitabı bıraktıktan sonra gözleri özenle raflardaki kitaplarda geziniyor, içlerinden birini kuğu gibi zarif bir hareketle ele geçirip incelemeye başlıyordu.

Murat, kızı takip etmeye başladı. Hangi bölümde durursa onu karşıdan gören bir yer seçiyor, elindeki kitabı yalancıktan karıştırıyormuş gibi yapıyor, gözlerini ondan alamıyordu. Bir ara yan yana geldiklerinde belli etmeden ara sıra yan gözlerle kıza kaçamak bakışlar atıyordu. Siyah daracık bir şort giymişti. Yaz güneşinin izlerini taşıyan kalın fakat biçimli bacakları pervasızca ortadaydı. Üzerindeki gri tişörtte bir takım iç içe geçmiş harflerden oluşan bir güruh bulunuyordu. Bol tişörtüne rağmen büyük göğüsleri varlığını belli ediyordu. Tahminen yirmili yaşların ortasında olan genç kızın ayağında Converse ayakkabıları vardı. Çorap giymemişti.

Murat ne olacağını umursamadan efsunlanmış gibi kızın peşinde dolanıyordu. Avını pusuda yatmış bekleyen, az sonra saldıracak olan aslan gibi tanışma planları kurguluyordu. Bir ara yanına gidip sıradan bir kitapçıda tanışma tiyatrosu oynamaya karar verdi. Tiradları belirledi, konuşmanın akışını tasarladı. Sonra vazgeçti. Sıkıcı bulmuştu bu fikri. Bu sırada kız sevinçle gülümsedi. Yavrusunu okşayan bir anne gibi ellerini bulduğu kitabın üzerinde gezdirdi.

Murat kızın raftan aldığı kitabı aklına nakşetti. Kasaya doğru gittiğini görünce telaşlandı. Kızı kaçıracaktı. Kaygılı gözlerle her hareketini izliyordu. Esmer kız kitabın parasını ödedi. Kasiyerin poşete koyduğu kitabı aldı. Kitapçıyla iç içe geçmiş kahve satış bölümüne yöneldi. Kasadaki satış görevlisine küçük bir gülümseme ile siparişini verdi. Birkaç dakika sonra genç kızların yaz mevsimindeki favori içeceği buzlu sütlü kahvesini aldı. Terasa açılan kapıdan içeri girdi.

Murat derin bir oh çekti. “Şimdi biraz beklemeli, beş dakika sonra terasa çıkmalı.” diye içinden geçirdi. Kitapçıda bir aşağı bir yukarı yürüyor, nezarete düşmüş sabırsız zanlı gibi volta atıyordu. Vakit geçmek bilmiyor, raflardaki kitaplar da artık onu avutamıyordu. Daha fazla dayanamayacağını anlayınca filtre kahve almak için sıraya girdi. Uzun saatler çalışmaktan yorulmuş yüzü, kızarmış gözleri, memnuniyetsizliğini belirten sarkık dudakları olan kasiyer kıza siparişini verdi. Çok geçmeden kâğıttan yapılmış kahve bardağını kaptığı gibi kendini terasa attı.

Teras kapısının önünde duraksadı. Kalabalık arasında az önce kitapçıda takip ettiği kızı arıyordu. Ortadaki masalardan birinde onu elindeki günlüğü okurken buldu. Bacaklarını dizlerinden kırmış, yanındaki boş sandalyeye koymuştu. Murat dikkat çekmemek için etrafına aldırmayan bir tavırla kızın karşısında bulunan boş masaya oturdu. Çantasından çıkardığı bir kitabı okuyormuş gibi yaparak alımlı esmer kızı izlemeye başladı. Birkaç dakika sonra ortamdaki garip havayı sezinledi. Mekândaki avcı erkekler beleş et bulmuş çakal gibi bir noktaya gözlerini dikmiş, kızın bacaklarını dikizliyorlardı.

İstanbul’un kızlarında olmayan bir hali, buralardan olmadığını belli eden bir tavrı vardı. Etraftaki erkeklerin bakışlarına aldırmadan kendi keyfine göre takılıyordu. Kafedeki diğer kızlar da sinir olmuşlardı bu rahat tavırlı kıza. Kara melek gibi cazibesiyle bütün erkeklerin bakışlarını kendinde toplamıştı. Diğer kızlar ilgi fakiri kalmıştı.

Murat ilk bakışta kızı güzel bulmamıştı ama alımlı, çekici olduğu su götürmezdi. Zaten güzellik kavramı göreceli bir şeydi. Tornadan çıkmış gibi standart ölçülerde, gözlerindeki ışığı sönmüş, etrafa yalancı gülücükler saçan, mal mülk bakımından zengin, ancak ruh fakiri kızlar güzel olabilirdi. Ancak kadının gerçek güzelliği içten gelen ışığın bir kristal elmas gibi yüzünden, gözlerinden yansımasında saklıydı. Kadını farklı kılan o ışığın rengi, tonuydu. Kozmetik tutkunu kadınların fark edemediği de işte buydu. Bu yüzden uyuşturucu müptelası gibi kullandıkları kozmetik ürünler yüzünden ruhları doz aşımından zamanla ölüyordu. Oysaki kitap okumak, hayatı dilediğince yaşamak insanın ruhunu besliyor, farklılığını ortaya çıkarıyor, ışığını güçlendiriyor ve kadınları çekici kılıyordu.

Murat’ın aklından bu düşünceler geçerken kara kız bezle kaplanmış, arka kapağında küçük bir kilidi olan ve üzerindeki kalp kabartmasında Love yazan pembe renkli günlüğünü okumaya devam ediyordu. Masasındaki poşette de az önce kitapçıdan satın aldığı kitap duruyordu. Günlüğünü okurken kara kızın yüzünde ara sıra bir çocuğun saf gülüşüne benzer sıcak, samimi bir tebessüm beliriyordu. Bazen de vişneçürüğü dudaklarını ısırıyor, gözleri şaşa kalıyor, heyecanla nefesini tutuyordu.

İki yabancı bir ara göz göze geldiler. Bu ilk temastan sonra birkaç kaçamak bakış daha yaşandı. Kız onu fark etmişti ama aldırış etmedi. Bir şeyler okurken sıklıkla yaptığı gibi parmaklarını sırayla masaya vurmaya başladı. Murat kızın parmaklarını odaklandı. Önce serçe, sonra yüzük, sonra orta ve en sonunda da işaret parmağı masaya vuruyordu. Hipnoza girmek üzere olan birinin köstekli saati takip etmesi gibi parmakların büyüsüne kapıldı. İnce uzun tırnakların çıkardığı “çıt” sesinden başka bir şey duyamaz olmuştu.

Bu arada kız, günlüğünü okumayı bitirdi. Geçmişinde yaşadığı güzel anları hatırlamanın verdiği mutlukla etrafına neşe dolu bir gülücük fırlattı. Murat harekete geçme vaktinin geldiğini anladı. Daha fazla bekleyemezdi. Cesaretini topladı. Ayağa kalktı. Usulca kızın yanına seğirtti. Kafedekiler tiyatroya gelmiş seyirciler gibi meraklı gözlerle olacakları beklemeye koyuldular. Konuşmalar kesilmiş ses namına çıt çıkmıyordu. Masalardaki boş kağıt bardakları toplayan yeşil önlüklü garson bile durmuş onlara bakıyordu. Nefesini tutmuş herkes onları izliyordu. Rezil olursa büyük fiyasko yaşayacak, tanımadığı insanlara alay konusu olacaktı. Yüzüne güven veren bir ifade kondurdu ve kızla tok bir sesle konuşmaya başladı.

“Merhaba. Ben Murat. Günlüğünüzü okurken sizi izledim. Tatlı tatlı gülümseyişiniz çok hoşuma gitti. Sizin için de uygunsa sohbet etmek isterim?” Nerden çıktı şimdi bu sözler diye içinden geçirdi Murat, Türk filmlerindeki çapkın jönler gibi konuşmasını yadırgadı.

Kızın gülümseyen yüzü düştü, ciddi bir hal aldı.

“Ben ortada sohbet edecek bir neden göremiyorum.”

Kötü bir başlangıçtı. Teklifi reddedilmiş, asık bir suratla terslenmişti. Kafedekiler meraklı bakışlarla Murat’ın ne yapacağını bekliyorlardı. Pes etmeye niyeti yoktu.

“Eğer teklifimi kabul ederseniz pek çok ortak noktamızın olduğunu göreceksiniz. İnancım odur ki bu iyi bir neden olacak sizin için?”

Kız bir ara duraksadı. Alıcı gözüyle Murat’ı süzdü. Kafasını ikiye yana sallayarak “Sanmıyorum” dedi ve gitmesini ister gibi kafasını öne eğdi.

Murat ikinci kez bozguna uğramıştı. Son numarasını yapmak için atıldı.

“Peki. Bana bir şans verin size sohbet etmemiz için bir neden bulayım.

“Nasıl bir şans istiyorsunuz?”

“Eğer poşetiniz içindeki kitabın adını ve yazarını bilirsem benimle sohbet etmeyi kabul edeceksiniz? Anlaştık mı?”

Garip bir teklifti bu. Karşısındaki adam iddiasını ortaya atarken kendinden emin gözüküyordu. Kitabın adını ve yazarını bilmesine imkân yoktu. Tutarlı bir tahminde bulunacak, cevabı bilemese de yine yüzsüzlüğe vurup “En azından denedim, çabamı takdir edip bunun için bile sohbet etmeliyiz” diye yine ısrar edecekti. Çabasını boşa çıkarmak, herkesin önünde onu rezil edip iyi bir ders vermek için teklifini kabul etti.

Murat gözlerini kapattı, kitabın içinde olduğu poşetin üzerinde elini gezdirmeye başladı. Bir sihirbaz edasıyla çenesini hafifçe yukarı kaldırıp eliyle kitabı sanki hissediyormuş gibi küçük hareketler yaptı. Kısa bir süre bekledikten sonra cevabını açıkladı.

“Poşetin içindeki kitabın adı… Buzdolabı Üzerindeki Kız. Ve yazarı… Etgar Keret.”

Kız şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacaktı. Birkaç saniye hareketsiz kaldı. Murat buna aldırış etmeden poşeti eline aldı ve içinden kitabı çıkartarak onları izleyen kalabalığa gösterir gibi havaya kaldırdı.

“Daha bitmedi. Madem ikna olmak istiyorsun sana bir sürprizim daha var.”

Elini çantasına attı. Kitaplarının içinden birini alarak kıza doğru uzattı. Poşetten çıkan kitabın aynısı onda da vardı.

“Sanırım bu sohbet etmemiz için iyi bir neden.”

Kızın şaşkınlığı iki kat arttı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Ava giderken avlanmıştı.

“Nerden bildin kitabın adını?” diye çıkıştı sonra.

“Bu da benim sırrım olsun. Ayrıca Etgar Keret okuyan kızlara buralarda pek rastlanmıyor.”

Aslında Murat Etgar Keret’i daha önce hiç okumamıştı. Kızı kitapçıda gizlice takip etmenin verdiği bir avantajdı sadece. Teklifi beklemeden masaya oturdu. Kafedekiler olup biteni dedikodusunu yapmak için sohbetlerine geri döndüler.

“Daha önce de söylemiştim ama tekrarlayayım, benim adım Murat.”

“Aline”

“Değişik bir isim, anlamı ne?”

“Işığın kaynağı anlamına geliyor.”

“Sıra dışı. Türk değilsin sanırım?”

“Hayır, Ermeniyim.”

“Buralardan değilsin galiba daha çok turiste benziyorsun.”

“Aslında ben de Amerika’dan yeni geldim. Bi bakıma turist sayılırım. Okul bitti, ne iş yapacağıma henüz karar veremedim. Kendimi dinliyorum bu aralar. Bir gün cevabını bulunca kolları sıvayacağım.”

“Ne okudun”

“Amerikan dili ve edebiyatı.”

“Ben de sosyoloji mezunuyum”

“Öyle mi ah ne kadar özenmiştim ama kısmet olmadı işte. Nerde çalışıyorsun?

“Üç aydır çalışmıyorum. Uzun yıllar gazetecilik yaptım. Günlük haber akışından sıkıldım. Başka bir mecrada şansımı denemeye karar verdim.”

“Sevindim senin adına. Ne işle uğraşıyorsun?

“Edebiyata meraklandım. Aslında daha önceleri bir yazarlık atölyesine de katılmıştım. Ama yolumu çizememiştim ve nasıl yazacağımı da bilmiyordum. Geçenlerde tesadüfen bir kitap buldum. O bana ışık oldu, yüreklendirdi. Yeniden yazmaya başladım.

“Ne güzel, roman mı, öykü mü yoksa deneme mi yazıyorsun?

“Kısa öyküler yazıyorum. Yayınlanması için değil, sadece alıştırma olsun diye. Yabancı dil öğrenmek gibi. Bilirsin konuşmak için dilin kemiği kırılmalı diye bir tabir vardır. Bu da öyle yaza yaza yazmayı öğreniyor insan. Kurmaca yazma alışkanlığı kazanmak için uğraşıyorum.”

Haklısın, nice yazar bu yoldan geçmiş. İlk yazdıkları ses getirmese bile sonrasında verdikleri eserler büyük olay olmuş.”

“Doğru yoldayım desene. Aslında yazdıklarımı yayınlanması düşüncesinden çok hoşuma giden hissettiğim hal. Yazarken kendimi tanrı gibi hissediyorum”

“Tanrı gibi hissetmek neden seni bu kadar keyiflendiriyor? Varolan dünyayı beğenmiyor musun?

“Kim beğeniyor ki bu gariban dünyayı? Çoğu insan halinden şikâyetçi. Mutlaka eksik bir yanı bizi mutsuz ediyor ve var olanı değiştirmeye çabalıyoruz. Hayat denilen şey de bu çabanın toplamı değil mi?”

“Öyle, ama insan yoruluyor yine de. Değiştirmeyi bırakıyor bir süre sonra. Kendi küçük cennetini kuruyor ve orada yaşamaya başlıyor. Gürül gürül akan bir nehrin kenarındaki küçük su birikintisinde yaşayan kurbağalar gibi.

“Edebiyat benim için bu sanırım kendi küçük su birikintim.”

“Yetmez! Başka uğraşlar, küçük cennetler tatmin etmiyor insanı. Tüm tehlikesine rağmen hayat nehrinde olmak istiyor.”

“Belki de hayata duyulan aşk budur, hayatın bilinmeyen olasılıklar dünyasına atılmak için ihtiyaç duyduğumuz cesaret.”

Suskunluk oldu. Güneş veda ederken dünyaya alacakaranlık ortalığı kaplamak üzereydi.

“Yeşilköy sahile gitmeye ne dersin, dolunay da çıkacak, deniz kenarında oturur izleriz.”

Aline bu ani teklif karşısında biraz düşündü. Ölçtü biçti. Olasılıkları hesapladı.

“Peki. Etgar Keret’in hatırına ama. Sana güveniyorum. Yüzümü kara çıkartmazsın umarım.”

Murat kafeden çıkarken adeta zafer kazanmış bir komutan edası ile etrafındaki çakallara sadece erkeklerin anlayabileceği “Kız artık benim!” der gibi bakış fırlattı.

Kısa bir tren yolculuğunun ardından Yeşilköy’e ulaştılar. Sahilin hemen girişindeki çay bahçesini geçtikten sonra deniz kıyısında, kumların üzerine oturdular. Dalga sesleri, gökteki ay ve yakamozlu denizdeki birkaç gemiden başka kimsecikler yoktu. Yeşilköy sahili Murat’a yitik aşkını gömdüğü Bodrum’u anımsatıyordu.

“Ben şiir de yazıyorum biliyor musun?”

“Beni etkilemeye mi çalışıyorsun yoksa?”

Gülüştüler. Murat’ın yanakları kızardı. Kabahati yüzüne vurulan masum bir çocuk gibi küçük yalanla savuşturmak istedi bu sözü.

“Yoo. Sadece seversin diye düşündüm. Bir de buraya gelince yazdığım bir şiir geldi aklıma.”

“Ezberinde var mı?”

“Var.”

“Okur musun?”

“Peki.”

Ses tonunu ayarladı ve okumaya başladı.

Deniz geceleri simsiyahtır,
Karanlık, ürkütücü bir dehliz gibi
Oysa denizin asıl rengi mavidir
Mavi umuttur, gelecektir
Ben, şimdilerde
Gecenin orta yerinde
Yapayalnız, kapkaranlık bir deniz gibiyim
Bana benliğimi ve ruhumu verecek olan
Güneşi bekliyorum.


“Güzel bir şiir. Kederin, özlemin, umudun sözcüklere işlemiş, ses olmuş. Sana da öyle gelmiyor mu, doğadaki her şey başka bir şeyle anlamlı. O olmadan sen var olamıyorsun. Tıpkı yaprak ve güneş gibi, toprak ve çiçek, gece ve gündüz…”

“Kadın ve erkek gibi…”

“Evet, kadın ve erkek gibi”

Can sıkıcı suskunluktan biri daha girdi araya. Sanki sözcükler onları bir sınıra getiriyor, ötesine adım atmaya cesaret edemiyorlar ya da vakitsizce olduğunu düşünüyorlardı.

Bu sırada, sahilin sol tarafında, turuncu bir ışık huzmesi göğe doğru yükselmeye başladı. Çok geçmeden bir tane daha, bir tane daha. Sanki kandiller havalanmış, balon olmuş uçuyorlardı. Gökyüzünde adeta ateş böcekleri gibi dans ediyorlardı. “Bunlar ne?” diye sordu Aline. “Dilek Balonu” diye yanıtladı. “Kağıttan bir balonun içinde yanan bir kandil var. Sıcak hava sayesinde uçuyor. Balonu havaya bırakmadan önce bir dilek tutuyorsun. O yüzden adını Dilek Balonu koymuşlar.” Manzara harikaydı, denizin üzerinde onlarca balon karanlık gökyüzüne umut taşıyordu.

“Hadi biz de bir dilek tutalım” dedi. Önde Aline arkada Murat koşa koşa baloncunun yanına gittiler. İçlerinden birini seçtiler, gözlerini kapattılar el ele tutuştular. Birbirlerinden habersizce, ruhlarının bir köşesinde, kimsenin bilmediği bir yerde tuttukları en gizli dileklerinden birini seçerek dilek balonu ile gökyüzüne yolladılar. Balonun yükselişini izlerken öylece birkaç dakika durdular. Yan yana duran elleri istemsizce kavuştu. Bir yabancı elin sıcaklığını hissetmek hoşlarına gitmişti. Balon yükseldikçe yükseliyor diğer dilek taşıyan balonların arasında yerini alıyordu. Dalga seslerinin eşliğinde sahilde yürüyerek eski yerlerine dönerken Aline “Söyle bakalım ne diledin?” diye atıldı merakla, heyecanla. Murat hiç sektirmeden, araya boşluk almadan “Seni yaşamayı diledim” dedi.

Aline afalladı. Ne demek istediğini çok iyi anlamasına rağmen bir an inanamadı bu söze. Daha önce duyduğu diğer sözler gibi yapmacık geldi bir an, aniden ortaya atılmış anlık bir istek gibi. Ama sonra düşündü, onu sadece yaşamayı dileyen birine önceden hiç rastlamıştı. Etrafındaki insanların tek derdi ona verilen görevi yerine getirmesiydi. Annesi, babası, öğretmeni, arkadaşları ve eski sevgilileri. Hayatındakiler onun belli kalıplar içinde davranmasını, yaşamasını istiyordu. İlk defa tanımasa da onu sadece yaşamak isteyen birine rastlamıştı. Murat Aline’nin çatal karası gözlerine baktı, sözlerini sürdürdü.

"Bilmiyorum bu ne kadar sürer, birkaç saat mi, bir gün mü, hafta mı ay mı yoksa yıllarca mı ama seni gördüğümde ilk hissettiğim şey seni yaşamaktı."

Aklı kaybolup gitmişti. Sanki bu sözler, çoktandır kilitli tuttuğu, içinde ruhunun özünü sakladığını ve herkesten gizlediği karanlık kuytu odasının anahtarı gibiydi ve kapı hiç beklemediği bir anda açılmıştı. Cennet bahçesinden iki gül gamze olup konuverdi yanaklarına, peşi sıra iki damlayla. Ne yaptığını düşünmeden, kollarını Murat’ın boynuna doladı, dolgun dudakları ile sonrasında hayatında en çok sevdiği insan olacak adamı usulca öpmeye başladı.
Devamını Oku

1 Ağustos 2013 Perşembe

Elif Şafak: Depresyondan korkma!

Yazar Elif Şafak, The Telegraph'ın internet sitesinde yer alan metninde yazarlara 11 öneride bulunuyor. Önerilerden en dikkat çekici olanı ise “depresyondan korkma, o senin yolculuğunun ayrılmaz parçasıdır.”

Zaman zaman yazarların yazma ya da yaratıcı yazarlık ile ilgili önerilerini maddeler halinde karşımıza çıktığını görüyoruz. Elif Şafak da The Telegraph için yazarlar için ışık tutacak önerilerin yer aldığı bir metin kaleme almış. Kendi yazarlık yolculuğunda keşfettiği bu önerilerden beni en çok etkileyen depresyonla ilgili olan kısım oldu. Depresif bir hal her yazarın başına gelen, bazen onu engelleyen bir şey olmasına karşın derdi olan her yazarın kaçamadığı, belki de zorunlu bir hal. Bilmiyorum sizler yazarken böyle bir hal içine ne sıklıkla düşüyorsunuz ama depresyon bizim yoldaşımız sanırım. 
Elif Şafak'ın kaleme aldığı yazara önerileri şöyle:

Elif Şafak'tan yazara 11 öneri
  1. Yalnızlığa övgüdür yazmak. Dışa dönüklüğe karşı içe dönüklüğü, eğlenceye ve sosyalleşmeye karşı yalnız geçirilecek saatleri/günleri/haftaları/yılları seçmektir. Yazarlar iyi bir dedikodu ya da çılgın bir partinin tadını çıkarabilirler ara sıra ama yazma eylemi ve yaşamlarımızın merkezi saf yalnızlıktır.
  2. Yazmak ancak yazarak öğrenilebilir. Kulağa pek cazip gelen yetenek, sürecin yüzde 12'sinden fazlası değildir. Çalışmak işin yüzde 80'idir. Kalan yüzde 8, “şans” ve “zamanın ruhu”dur—kısaca, elimizde olmayan şeyler.
  3. Okuyun. Bolca okuyun. Ama hep aynı yazarları okumayın. Mümkünse geniş çaplı, ne bulursanız okuyun. Kurmaca, bir işleve indirgenemez.
  4. Okumayı seveceğiniz kitabı yazın. Eğer yazdığınız şeyden zevk alıyorsanız (bu onu yazarken sıkıntı çekmediğiniz anlamına gelmez) muhtemelen insanlar da kitabı okurken aynı şekilde hissedecektir. Yazar ve hikâyesi arasında bir aşk ilişkisi yoksa okurla o hikâye arasında da bir aşk yok demektir.
  5. Depresyondan korkmayın. Yolculuğun ayrılmaz parçasıdır o. Ama depresyonu romantikleştirmemeye de dikkat edin. İstediği zaman gelip giden özgür ruhlu, güvenilmez bir dost olarak görün onu.
  6. Kendinize karşı acımasız olun. Kesin. Yıkın. Değiştirin. Sayfaları bütün olarak çıkartın. Kötü yazı kötü ilişki gibidir. Sırf içli dışlı olduğunuz için müptelası olmayın onun. Atın gitsin.
  7. Karakterlerinize karşı acımasız olmayın ama. Hor görmeyin onları. İşimiz karakterlerimizi yargılamak değil onları anlamak ve diğer insanların anlamasını sağlamaktır. Empati, anahtar sözcüktür.
  8. Her ne yaparsanız yapın, yazdığınız romanın konusu üzerine konuşmayın. Ajanınız ya da yayıncınızla yiyeceğiniz yemeğin keyfini kaçırmaktan başka işe yaramayacaktır bu. Ne üzerinde çalıştığınızı soruşturduklarında şarabınızdan bir yudum alın ve herhangi bir ipucu vermeyecek ama evrenin gizli güçlerini harekete geçirmeksizin meraklarını uyandırmaya yetecek kadar örtülü birkaç sözcük çıksın ağzınızdan. Bol şans!
  9. Okurları unutun. Eleştirmenleri unutun. Herkesi unutun. Aslına bakarsanız dışarıda bir dünyanın var olduğunu unutun.
  10. Tıkanma diye bir şey yoktur. Yine de eğer esininiz tükendiyse İstanbul'a gidin, şehrin kaosu içinde birkaç gün geçirin: gözleyin, dinleyin, martıları besleyin ve aynı anda küçüldüğünüzü ve büyüdüğünüzü hissedin.
  11. Nihayet, sözünü ettiğim kuralların her birini görmezden gelin. Yazmanın kuralı yoktur. Onun güzelliğidir bu. Kimsenin bizden almasına izin vermememiz gereken özgürlüğün ta kendisidir.
Devamını Oku

27 Haziran 2013 Perşembe

Küçürek (minimal) öykü nedir?

Edebiyatın pek bilinmeyen türlerinden biri olan Küçürek Öykü ya da minimal sözcüklerden bir öykü yaratmak üzerine bir forumda (edebiyatogretmeni.net) karşılaştığım Küçürek Öykü diğer adıyla Minimal Öykü hakkında Metin Kaynaroğlu imzasıyla yayımlanan yazıyı sizinle paylaşıyorum.

“Bu kadar kısasını ben de yazarım.” diyebilir belki okuyucu. Kısa metinlerin yazılmasının daha kolay olduğu düşünülür bazen. Bu yanılgı şiirde çok yaşanır özellikle. Hele “sanata” veya “biçime” ilişkin estetik kaygılardan uzaklaşmış şiire karşı yazma ilgisi çok yaygındır. Sözcükleri alt alta sıralamak, zaman zaman da uyaklar yaratarak şiir yazımını bir yere getirmek, yeterli sanılır. Oysa, bazen bir tek sözcük içine sıkıştırılmış ne anlamlar yüklenmelidir şiir ya da kısa öykü yaratmak için. 

Küçürek öykü şiire dönüşmez
Bu yüzden küçürek öykü aslında minimal sözcükle en kapsamlı anlamlandırma işi diyebiliriz. Ancak bir öyküde bulunması gereken genel geçer kurallar bu öykü yazın biçiminde de yer alır. Küçürek öykü ile şiir arasında bu anlamda ciddi farklılık vardır ve hiçbir küçürek öykü şiire dönüşmez. Çünkü şiirde çok kullanılan imgeleme, öykünün asla bel kemiğini oluşturmaz. İmgelemelerden oluşan bir öykü özellikle küçürek öykü olamaz. Bu cihetle şiirde uygulanan sanat biçimleri her kelimenin yerine geçen ya da geçebilecek anlamlandırma işi, küçürek öyküde yapılmaz. Şiir bir anlamda kelimeler (sözcükler) topluluğudur. Çünkü; bir kelime ile şiir anlamlandırılabilir. Ancak öykü izleği kelimeye indirgenemeyeceğinden izleği anlatabilecek cümleler kurmak ve yapısını bununla oluşturmak zorundasınız. Şiirde bir kelime çıktığında şiir çatısı çöker, küçürek öyküde bir cümle ya da izleğe uyan ve anlamlandırmaya etki edecek sözcük çıktığında öykü çöker. Her iki yazın disiplininde de sözcükler ve cümlelerin oluşturulması önemli bir yer tutar. Hem öyküde hem de şiirde bu yüzden aynı anlamlandırmaları içine kapsayan sözcük tekrarları yapılmaz. Amaç en az sözcük ve cümle ile en çok anlamlandırmayı sağlamaktır.

Küçürek öyküyü okuyucu anlamlandırır
Küçürek öyküde, anlamlandırma şiirdekinden daha net ve kesin olmalıdır. Şiirdeki gibi acabalara yer olmaz. Bütün öyküde acabalar yerini “şu veya bu olmalıdır” a bırakır. Küçürek öyküde okuyucu öyküyü bitirdiğinde anlamlandırma çabasını genişleterek ama bir kesin anlamlandırma içinde sürdürmeye devam eder, ta ki tatmin oluncaya kadar.

Küçürek öykünün yapısı
Küçürek öykü en az (minimal) cümlelerle, anlamlandırma yapan metinlere diyebiliriz. Bu yüzden küçürek öykü bir anlamda, anlamı “sıkıştırılmış” ve öykü içine depolandırılmış metin de denilebilir. Küçürek öykünün başarılı olması; sıkıştırılmış bu metnin çok katmanlı okuma olmasında yatar.
Bu ayki “Tematik” etkinliği içinde iki küçürek öykü yer alıyor. Küçürek öykü çalışmaları için son derece umut verici çabalar bunlar.
Ölümyek Ağı "Olmaz'' dedi, din görevlileri, ''naaşı yıkanmaz, namazı kılınmaz..." 
Bu öykü; anlamlandırmanın son derece iyi bir şekilde sıkıştırılmış olmasına ve çok katmanlı bir anlamlandırmaya dönüşeceğine güzel bir örnek olarak çıkmaktadır karşımıza.
Başlığı bir tarafa bıraktığımızda, öykünün bütün yazılmış kısmını okuduğumuzda bir hikayenin varlığını hissedebiliyoruz. Bu cümle ile biz aslında öykünün son bölümünde oluyoruz. Yani, naşı kaldırılacak ölen kişinin varlığı ve çok katmanlı düşünmeye bizi itecek olan din hocalarının sözleri.
Diğer bir küçürek öyküde de aynı şekilde algılıyoruz öyküyü. Tesadüfen bu öyküde de öykü kahramanı ölümle yüzleşiyor. Ancak iki öyküde farklı sıkıştırılmış anlamlar yüklü.
O öyküde şöyle:
“Günlerdir ateşi vardı. Oturamıyor, yiyemiyor, ilaçlarını bile yutamıyordu. Oysa yattığı yerde inanılmaz güzellikler vardı. Yemyeşil ağaçların arasında akan suyun başında, çiçek kokuları içindeydi. Başını çevirdi, yanında, ne zaman geldiğini duymadığı biri oturuyordu. Saçları başında taç gibi ışıldayan, yumuşak bakışlı, hatlarından genç mi yaşlı mı olduğu ayırt edilemeyen biri. "Burası neresi?" diye sordu. "Senin gideceğin yer" dedi güzel insan. "Ne zaman?" Gülümseyerek elini uzattı diğeri. Düşünmeden, elini uzanan avuca bıraktı. Öte yanda çenesini bağlıyorlardı.” 
Din bir toplumun en önemli sosyal parametresidir. Onun içinde yer alan her figür bizde çok katmanlı anlamlandırmalara sebep olur. Bu öyküde bu figürler; bir ölen insan ve diğeri de din hocası ya da melek olarak tezahür etmiştir. Öykü yazarlarının dine bakış açıları ise, bir birinden farklı ve ayrı pencerelerden bakılarak yapılmış olduğunu bize göstermektedir.

İlk öykünün çağrıştırdıkları
İlk öyküdeki din hocalarının konuşup karara bağlıdıkları şey; bir toplumsal ve dini yargıdır. Bu yargı bizi toplumsal bilgilerimizle yüzleştirir. Çünkü öyküyü anlamlandırma ve kavrama işini yapma sürecinde bu önemlidir. Musalla taşında yatan ölü kişinin hikayesi tam da burada başlamaktadır. Dini vecibelere göre ölen kişinin cenaze namazının kılınmaması birkaç şarta bağlıdır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi ölen kişinin intiharı ve az bir ihtimalle dinsiz olmasıdır. Yargının kesinliği bize toplumsal bir bakış açısının da varlığını ortaya çıkarmaktadır. Okuyucu burada hala çok katmanlı eleştiri sürecine girmemektedir. Çünkü ölen kişi bu öyküde yoktur. Yazarın başlık cümlesi olarak oluşturacağı yer burasıdır. Öznesiz bir öykü olmamalıdır. Çünkü öykü içinde bir karakter ve ona ilişkin bir hikaye saptaması yapmalıdır yazar bize ki, biz okumamamızı daha ileri noktalara taşıyalım. İntihar eden kişinin cinsiyeti önemlidir mesela, ayrıca hangi sebepten intihar edebileceği de…
Bu bir “töre” intiharı olabilir pekala ve de biz bir genç kızın bedeninde hem intiharını hem de din adamlarının bu katı kuralcılığını sorgulamaya başlayalım. Ve de bu öyküyle o çok katmanlı aşamaya taşıyalım öyküyü anlamlandırmamızı…

İkinci öykü yaşam ile dönüşüm arasındaki dönüşüm
İkinci öyküde ölümün sessiz ve aniden gelişine rastlıyoruz. Yaşam ile ölüm arasındaki dönüşüm kesin ama bir o kadar ürütücü olmaktan uzak olarak sunulmuştur bize. Dini figürlerle toplumsal yargılarımızı hemen çağrıştırmaktadır bize bir diğer öyküdeki gibi. O eski ortaçağdan kalma bir elinde tırpan Azrail figürü yerine munis , insanlara şefkatle davranan, insanları seven bir Azrail (melek) figürüyle karşılaşırız bu öyküde. Yazarın ölüm karşısındaki duruşu, bizi ölüm üzerine yeniden düşünmeye itecek çok katmanlı bir anlatıma itmektedir. Ölüm gerçekte insana huzuru ifade edecek türden bir dönüşüm süreci midir?.. Yoksa öykü karakterinde gizlenmiş ve kahramanının sadece dünyaya bakış açısıyla sınırlı kalmış yaşam biçiminin bir dönüşümümüdür?.. Bu soruların cevabı elbette biz okuyucular olarak nerede tatmin olacağımıza bağlı olarak sürecektir.

Kahramanlarımız ölüyor
Belki de maalesef diyebileceğimiz bir şekilde her iki öyküde de ölen kahramanlarımız belirgin değildirler. Her iki öyküde de ölen kişilerin toplumsal ilişkiler içindeki yeri ve konumu belirsizdir. Bu yüzden iki öyküde de hem “ölüm” hem de “yargı” kısmında daha felsefi bir anlamlandırma çabasına giremiyoruz. Bu yüzden din hocalarının yargısı bir tür yargısız bir dini davranış biçimi midir?... Yoksa din kitaplarında insanın kendi bedenine asla zarar vermemeli gibi aynı zamanda çok katmanlı olacak bir başka felsefi çatışma sürecini mi içerecek belli değildir.
İkinci öyküde ise “Cennet’miş” gibi tasviri yapılan kısım daha “estetik” kaygıları içerebilmelidir. Mesela yazar hem halk şiirinde, hem bizzat kutsal kitaplarda yapılmış bu türden “güzel yer” kavramına ilişkin örneklere gönderme yaparak bu türden kalıplaşmış ve tekrar edici cümleler yerine biraz da “metinler arası” teknikten de yararlanarak biçimsel olarak daha etkili bir metin oluşturabilirdi.

İki öykünün farkı
Okuyucu her iki öyküde de yazarın din karşısındaki duruşunu irdelemek istemektedir. Birincisinde toplumsal baskıyı içerebilen “olumsuzlama” yakalanırken, diğerinde ölümün bir melek yardımıyla cennete gidiş biçiminde ifadesiyle “olumlama” görülmektedir. Birincisin de; din toplumsal ilişkiler içinde konumlandırılırken diğerin de ise din bireysel bir inanç ilişkisi içinde yerini almaktadır.
Metin Kaynaroğlu

Küçerek öykü türü hakkında Mutlu Deveci ve Ramazan Korkmaz tarafından kaleme alınmış Türk Edebiyatında Yeni Bir Tür Küçürek Öykü adlı kitabı buradan inceleyebilirsiniz.

TDK Sözlüğü
Küçürek: (sıfat) Biraz küçük
"Bu ismin sebebi de küçürek meydanın ortasında, yeşile boyalı, tahta çıkrıklı bir tulumbanın bulunması."
Sermet Muhtar Alus
Devamını Oku

26 Haziran 2013 Çarşamba

Öykü nedir? Öykü Yazma teknikleri nelerdir?

Ülke çapında 21 ilde bulunan AB Bilgi Merkezleri'nde öykü yazarı Cemil Kavukçu tarafından verilen Öykü Yazma Seminerleri'nin notlarından derlenen ve öykü nedir sorusu üzerine odaklanan Öykü Yazma Teknikleri etkili bir bakış açısı sunuyor.

Cemil Kavukçu AB Bilgi Merkezleri Öykü Yazma Semineri
Yazarın üç şeye gereksinimi vardır: Deneyim - Gözlem - Hayal Gücü. Bunlardan ikisi varsa bile edebiyatta belli bir düzeye gelmesi mümkündür. Bu üç özelliği harekete geçirecek ise okunarak edinilmiş birikimdir.
Yazarın malzemesi sözcükler. Herkesin kullandığı sözcükleri herkesten farklı kullanmak gibi güç bir iş bekliyor yazarı. Söz evrenimiz ile kişiliğimiz arasında güçlü bir iletişim vardır. Biçemimizin özünde, sözcükleri seçme ve kullanmamızda bu etkileşimin payı büyüktür. Tümceleri kurarken hangi sözcüğün hangi sözcüğe kanının kaynadığını, hangisinin hangisiyle yan yana gelmek istemediğini ayrımsarız. Bu dil duyarlığıdır.

Öyküde Teknik Konular
Mekan
  • İç mekan
  • Dış mekan
  • Hareketli mekan (Bir taşıt aracının içi gibi)
  1. Ayrıntı seçimi: Beş duyumuzla algılayacağımız ayrıntıları seçmek. İşlevsel olanı bulmak. Gözde canlandırılabilmesini hedeflemek. Ayrıntı kirliliği yaratmadan nokta atışlarla büyük resmin okur tarafından çizilebilmesi için taşlar döşemek. 
  2. Anlatının içinde yer yer mekâna dönmek (öykünün sahnelendiği mekan bir kez anlatılıp sonra ona dönülmezse okur unutur.)
Zaman
  • Fiziksel zaman
  • Psikolojik zaman (örnekler)
Öyküde Karakter Yaratmak
Diyalogla mümkün olabilir ancak. Uzun betimlemelere gerek yoktur. Öykü kişileri en doğal biçimde, bulundukları sosyal ve kültürel konuma göre konuşturulmalı. Yapaylığa düşmekten kaçınılmalı. Diyalogların içten olup olmadığını anlamak için yüksek sesle okunmalı ya da başkasına okutulup dinlenmeli. Yapay diyaloglar kulağımızı tırmalayacaktır.
Diyalog yazarken beden dili mutlaka kullanılmayı, bir oyun metni gibi konuşmalar peş peşe sıralanmamalı.

Olay Örgüsü
Olay / durum öyküleri: İster bir olayı, ister bir durumu yazalım. Burada önemli olan anlatmak değil, göstermektir.

Öykü Dili
Roman maratonsa öykü 100 metre koşusudur. Dil kıvrak ve ritmik olmalıdır. Uzun cümlelerin arasına kısa cümleler konmalı, yüklemi sonda olan cümlelerin peş peşe gelmemesine dikkat edilmeli, arada devrik cümle kurulmalı. Sözcük ekonomisine özen gösterilmeli, sözcük yinelemelerinden kaçınılmalıdır.

Anlatım Dili
  • Birinci tekil anlatım
  • Üçüncü tekil anlatım
  • İkinci tekil anlatım 
Bunlar tamamen yazar tercihi olup birinin diğerine üstünlüğü yoktur.

Kurgu
İki türlü kurgu yapılabilir.
  • Öykünün önceden tasarlandığı, bütün örgünün ve sonucun bilindiği sonra da kağıda aktarıldığı kurgu biçimi.
  • Önceden hiçbir tasarısı olmaksızın bir çağrışımın, sözcüğün, görüntünün ya da sesin etkisiyle yazılan tümcelerin zaman içinde ona eklenen tümcelerle büyümesi, giderek bir öyküye dönüşmesi biçimindeki kurgu. Burada öykü kendini yazdırır, nasıl biteceğini yazar da bilmez.Öykü ortaya çıktıktan sonra gözden geçirilir, bir biçimde kurgulanır. 
Bu birbirine zıt iki kurgu biçimi yazarın yaratıcı dünyasında gizlidir.

İlk ve Son Cümlenin Önemi
Öykünün ilk cümlesi okuyacağımız metne bir davettir. İkinci cümleye geçmemiz için bizi kışkırtmalıdır. Öykü bittikten sonra, yeniden ilk cümleye dönülüp bakılmalı, yeterince çarpıcı değilse değiştirilmelidir.
Öykünün en sarsıcı yeri ise son cümlesidir. İlk cümleden daha önemlidir. 

Yazarın okur tarafından doldurulması için bilinçli bıraktığı boşluklar
Öyküde her şey anlatılmamalı, okurun dolduracağı boşluklar bırakılmalıdır. Açıklamalardan, didaktik unsurlardan kaçınılmalı, sonunda bir ders vermeye çalışılmamalıdır.

Açık Son
Öyküler, romanlarda olduğu gibi kesin bir sona bağlanmazlar. Yaşamdan alınmış kesitlerdir.
Devamını Oku

9 Mayıs 2013 Perşembe

Günümüzde edebiyat yapma isteği daha düşüktür!

Sokak Kitapları Yayınları yazarlarından Uğur Ziya Şimşek’e ait Öykü ve Roman Yazma Sanatı adlı makalenin üçüncü bölümünde romanın geçirdiği evrim sürecini anlatıyor ve yazar adaylarına önemli ipuçları veriyor. Şimşek, günümüzde edebiyat yapma isteğinin düşük seviyede olduğunu ancak anlatımı hızlandırmanın daha ön planda olduğunu söylüyor.

19. yüzyıl romancılarının muhatap oldukları kitle ile günümüzün romancısının okur kitlesi birbirinden çok farklı dinamiklere sahiptir. Tolstoy, Balzac, Zola, Dostoyevski, Turgenyev gibi romancılar daha durağan bir anlatım kullanmışlar ve tuğla kalınlığında romanlar yazmışlardır. Bu günün romanlarında edebiyat yapma isteği daha düşük seviyededir ve anlatımı hızlandırmak daha ön plandadır. 19.yy dünyası ile günümüzün dünyası arasında önemli farklılıklar vardır. 19. yüzyılda radyo, televizyon, internet, msn, facebook gibi argümanlar yoktu. İnsanların zaman geçirme alternatifleri günümüze göre daha sınırlıydı. O zamanların hayatı daha durağan akıyordu. Şimdi ise fazlasıyla hızlı. Bir sevgili, mektup yazıp aylarca sabırla yanıt gelmesini beklerken şimdi mesajıma niçin bir saat geç yanıt verdin diye ilişkiler noktalanıyor. Sosyal ilişkilerimizin değişimi elbette roman sanatını da etkiliyor. Ancak şu gözden kaçırılmamalıdır ki roman ile ilgili bir değişim olsa da aklın yolu birdir. Temel esaslarda önemli bir süreklilik vardır. Giriş, gelişme, sonuç; kurgu hatalarının olmaması, karakterlerdeki canlılık, kıvrak bir zeka hala çok önemli unsurlardır. Değişen şey biraz daha dinamik ve kısa anlatımdır.

Yazarların yüzde 90’ının ilk kitabı basılmaz!
Roman yazmak isteyen ve iyi bir romancı olmak isteyen kişinin roman sanatındaki değişimleri takip etmesi dışında dışa açık bir yaşam sürmesi de önemlidir. Dünyayı takip etmeli insanlığın gidişatını analiz etmelidir. Bu sayede kendisini sürekli yeniler ve güncel tutar. Yazar adaylarını kaygıya düşüren önemli unsurlardan biri de yazdıkları romanla ilgili yüksek beklentilerinin derhal gerçekleşmesini istemeleridir. Çok uç örnekler dışında ilk romanıyla yüz binlerce satış rakamlarını yakalamış yazarlara pek rastlayamayız. Hatta yazarların yüzde doksanının ilk kitabı basılmaz bile. Büyük çoğunluğu yayınevlerinin umursamaz ve zorlu değerlendirme koşulları içinde yitip giderler. Eğer hobi için roman yazıyorsanız bu durumda ısrarla devam etmenizi öneremem ancak amacınız hayatınızı edebiyata vakfetmekse bu zorluk sizi yıldırmamalıdır. İlk kitabınız beğenilmeyebilir. Basılmayabilir, basılır ama satılmayabilir. Bunların hepsi ihtimaller dâhilindedir. Önemli olan sizin yılmadan yazma kalitenizi yükselterek çalışmaya devam etmenizdir. Eğer para ve şöhret için yazıyorsak bu pek akıllıca olmaz. Çünkü para için seçeceğimiz birçok kestirme yol varken bu zorlu, çileli yola girmemizin bir anlamı yoktur. Eğer amacımız salt şöhret değilse, para değilse, sırf yazmanın güzelliği için dahi devam etmeye değer.

Yazarlık teknikleri öğrenmek Dostoyevski yaratmaz!
Roman yazmayı öğretmek, bazı ipuçları sunmak ve önemli teknikleri göstermektir. Aslında diğer alanlarda da böyledir. Matematik fakülteleri her öğrencisini nasıl ki matematik dahisi yapamıyorsa, fizik fakülteleri her öğrencisinden bir Einstein çıkartamıyorsa, yazarlık teknikleri öğretileri de Dostoyevski olma garantili değildir. Gerek bu anlatı gerek diğer kitaplar teknik bilgileri temel olarak verir. Derinleşmeyi sağlayacak olan sizlersiniz. Bu anlatılar ağrı kesici hap gibi değerlendirilmemelidir. Önemli romanlar yazmanın büyük bir yazar olmanın bir diğer koşulu da hayat birikiminin yüksekliğidir. Dostoyevski, Karamazof Kardeşler’i on sekiz yaşındayken yazamazdı. Çünkü Karamazof Kardeşler’de anlatılan insan ilişkilerinin derinliğini, Rusya’nın o dönemdeki yapısını, o yaşta analiz edemez, düşünemezdi.

Not almayı unutmayın
Bir yazarın dikkat etmesi gereken en önemli nokta alakasız yerlerde aklına gelen güzel fikirleri hemen not defterine kaydetmesidir. Bu yattıktan sonra olduysa ışığı açmanızda ve not etmenizde yine büyük fayda vardır. Not edilmeyen fikirler genelde arkalarında esrarengiz bir sis bırakarak yok olurlar. Ne kadar da zorlasanız o ilk baştaki heyecanlı ve bütünsel yapı gözünüzün önünde canlanmaz. Bunu bir alışkanlık haline getirmek çok faydalıdır. Gördüğünüz ilginç olayları, sizi etkileyen sözleri, aklınızda biranda beliriveren etkili bir cümleyi not etmediğiniz takdirde ilham perisini küstürürsünüz ve zamanla kapınızı daha az çalmaya başlar.
Devamını Oku

11 Nisan 2013 Perşembe

Yazar kendi yazılarının kaynağıdır!

Öykünün Ev Hali video serisinde bu hafta Füsun Çetinel ev dekorasyonu ve öykü yazarının yazdığı metin ile olan ilişkisini anlatıyor. 

Füsun Çetinel öykünün ev hali yazarın kişikiği
Ev dekorasyonunun insanın kişiliğini yansıttığını vurgulayan Füsun Çetinel, “Yazdığımız metinler de böyledir. Nasıl ki evimizin dekorasyonu bizim kişiliğimizi yansıtıyorsa yazılarımız da kişiliğimiz yansıtır. Metinlerimizi yazarken veya tamamladıktan sonra bunun farkına varmayabiliriz. Ancak metinlerimizi yabancı biri okuduğunda bunu kolaylıkla fark edebilir” dedi.

Yazarın hayatı metne yansır!
Yazarın kişiliği ne ise ona uygun metinler ortaya çıkardığını söyleyen Füsun Çetinel, “Borges’e baktığımızda arka avlusunu, yaşadığı ülkenin karmaşasını, evindeki sıkıntıları, annesinin ve babasını sefilliğini yazdığını görürüz” dedi.
Daha fazlası için Füsun Çetinel’in keyifli videosunu mutlaka izleyin.

Devamını Oku

4 Nisan 2013 Perşembe

Edebiyat kurallardan koparak düşünmekten doğar!

Boğaziçi Üniversitesi Aşiyan Güz Atölyesi'nde "Yazarlardan Yaratıcı Yazarlık Dersleri" başlığı altında düzenlenen Ayfer Tunç'un "Bir Anlatı Olarak Kısa Hikaye" konulu söyleşisine katılan Füsun Çetinel'in, Ayfer Tunç'un yaratıcı yazarlık, edebiyat anlayışı ve öyküye bakışını yansıttığı yazısını sizinle paylaşıyorum.  

Yaratıcı yazarlık ve yazma sanatı üzerine
Yaratıcı yazarlık ve kısa hikaye konusunda söyleşide düşüncelerini dile getiren Ayfer Tunç şunları söyledi:
Yaratıcı yazarlık tanımı beni hep tedirgin etmiştir. Sırlarını anlatmaya yetkin olduğumu düşünmüyorum. Burada kendi anlayışımdan, deneyimlerimden bahsetmek istiyorum sadece. Kurguya dair temel unsurlar üzerinden geçme, toparlama, bir araya getirme diyelim. Kurmaca ne demek? Ben teorisyen değilim. Ben yazarım. Başkalarının değerlendirdiği temel unsurlara dayanarak yazmıyorum ben. Böyle bir derdim yok. Aksine bu unsurlardan kurtulmaya çalışarak yazma arzum var. Bir formülü yok. Edebiyatta ancak doğruların yıkılması ile ilerleme olur.

Ben önceden kurmuyorum!
Kurmaca nedir? Şöyle diyebiliriz, olmayan şeyden bir şeyin inşası. Gerçekliğin tekrarı bile kurmaca olur. Yaşadığımız olay bile bir kurmacadır. Olayı aktarma anında zihinde hazırlık, nerede başlıyor, nerede bitiyor dikkat etmek, bunlar hep kurmacaya hizmet eder. Başkalarına aktardığımız her olay bir kurmacadır.
Kendi tecrübelerimden, edebiyat anlayışımdan bahsedeyim. Ben önceden kurmuyorum. Bir şey akmıyorsa, bir şey oturmadı demektir zaten. Hemen değiştirmek gerekir. Bu başka yazarlar için doğru olmayabilir.
Örnek vermek gerekirse Sait Faik ve Yusuf Atılgan ikilisini ele alalım. Yazma anlayışları farklıdır. Sait Faik savruk bir anlatı kullanıyor denir. Onu Sait Faik yapan savruk olmasıdır. Bir nedeni vardır. ‘Haritada Bir Nokta’ öyküsü ümitli gibi başlar ve bir ada fikrine varır. Sonra kahırlı yanılgı, hayıflanma ile devam eder. Kurduğu hayal boşadır. Ada edebiyatta çok önemli bir imgedir. Bu öyküde de anakara kötüdür, oradan uzak durmaktır niyeti. Şöhrete kapılmıştım, geldim buraya, der. Yazmak bir hırstı, burada kurtulacaktım ondan. Anakara onu yormuştur. Bu yüzden terk etmiştir orayı. Sonra adada balık paylaşımına tanık olur. İsteyenler ığrıpa katılırlar ve günün sonunda hakları verilir. Paylaşma esnasında en sondaki kişiye hakkını vermediklerini görür. Adadaki güzel adetler bile bitmiştir artık. Hemen bir bakkala girer kalem alır. Yazmasam deli olacaktım, der.  Delirmekten kurtaran şey yazmak. Bu ruh halinde tabi ki savruk yazılır. Uzun yıllar Sait Faik öykülerine, kimi deneme demiştir, kimi hikâye. Kimin umurundaki? Hele Sait Faik’in hiç umurunda değil. Ağlatısının temel unsuru savrukluktur.

Kurallardan koparak düşünmekten edebiyat doğar
Yusuf Atılgan’ın ancak üç buçuk eseri var. Anayurt Oteli ve Aylak Adam edebiyatımızın kurucusu evrensel romanlardır. Bir cümle içime sinmedikçe ikincisini yazamam, der Yusuf Atılgan. Her bir cümlesi, bir öncekini kopmaz şekilde zincirleyendir.
İkisi de birbirine zıt yazarlar. İkisi de Türk edebiyatının çok değerli yazarları. O zaman kurmacanın temel unsurlarından bahsetmek ne kadar doğru olabilir ki?  Kurallardan koparak düşünmekten edebiyat doğar.  Duygu çarpmasından doğan bir enerjidir edebiyat.

Atmosfer metne doku veren şeydir
Benim için hava durumu çok önemlidir. Nasıl olduğunu bilmem gerekir ama öyküde kullanmam gerekmez. Havanın psikoloji üzerinde etkisi vardır. Melankoli edebiyatını çok severim, orta Avrupa edebiyatı.
Murat Gülsoy ise yazdığı karakterlerin ilk önce mesleğini bilmek ister mesela. Yaşını bilmek ister. Ben mesleğini bilmek istemem. Meslekten bana ne. Benim için yaştan çok çağ önemli. Atmosfer, zemin, yer neresi? Şehir mi? Kır mı? Yoksa kasaba mı?  Köy mü? Bir yeri nasıl tarif edebiliriz? Atmosfer metne doku veren şeydir. Kumaşıdır. Sait Faik’te atmosfer her şeydir. Ama bunun için yazmaz. Kendi içinde yaşadığı atmosferi kullanır. Ruhundaki atmosferi yansıtır. İki ana mekan vardır onun öykülerinde.

  1. Ada
  2. İstanbul; Beyoğlu ve civarı

Sait Faik hakkında bir yazım var, Bir Flanör olarak Sait Faik. O açık alanların yazarıdır. Atmosfer kullanır. Kaç unsur kullanır? Bu yazarın marifetidir.
Nedir atmosfer? Kurguyu veren şeydir. Metne bağlı olarak değişir. Korku atmosfer olabilir. Sevdiğini kaybetme mesela, geniş bir alan. Bazen öykünün mekânı olmayabilir ama kafamda vardır. Okuduğunuzda etkiyi alabilirsiniz.
Mevsim, hava durumu, sıcak havanın yarattığı etki unutulmazdır. Anlatı zamanının hissi olur. Formülü yoktur bunun.
Karakter ise biraz farklı. İnandırması için kanlı canlı olması gerekir. Karakterde olay örgüsü vücut bulur. Zemin iyi oturtulmuşsa karakter de oturur.
Ahmet Hamdi Tanpınar öykülerine bakalım. Onun gerçek ruhu, röntgeni öykülerinde saklıdır. "Acıbademdeki Köşk", "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" nün kasnağıdır. ‘Yaz Yağmuru’ ise "Huzur"un. Bir metinden başka metinler üreten bir yazardır kendisi. ‘Huzur’da yazdığı karakterler kanlı canlıdır. ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde yazdığı karakterler ise gerçek değiller, çünkü tasvir edilen ironik dünya ama karakterler karton da değiller, çünkü amaç, dert belli. Metnin derdi belli ise karakterler kolay ilerler. Derdinizi tarif edemiyorsunuz, bir şey yazıyorsunuz. Olmaz.


Edebiyatta okur ne kadar önemsemelidir?
Edebiyat iki türdür.

  1. Okura odaklı edebiyat. Popüler edebiyat da diyebiliriz. Polisiye, aşk, gizem kitapları. 
  2. Nitelikli edebiyat. Mesele edebiyatı.  

Okur kim diyen edebiyat var, bir de Yusuf Atılgan, Sait Faik gibi okunması umurunda olmayan yazarlar var. Sait Faik’in övgülere hiç tahammülü yoktu.  Utangaçtı, dolaylı duymak istiyordu övgüleri. Yusuf Atılgan ise obsesif, okurla kurduğu ilişkiden kaynaklanan kendi meselesi vardı.  Okur odaklı yazarsan metin sipariş metin olur. Okurun önerdiği, onun meselesi olan şeyler yazılır.
Diğerinde ise ruhunuzu yoran şeyi, içinizdeki sızıyı aramak için yazarsınız. Sıradan okur, bana ne, diyebilir. Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ i varoluşsal bir korkudur.

Ayrıksı karakterler yaratmamız gerekir
Karaktere geri dönelim tekrar, karakter yaratma kurmacanın temel unsurlarından biridir. Karakterin temel noktaları çok sınırlı, bunun için karakterimizi olaylar ve durumlar karşısında sınayabiliriz. Kendimizde yaptığımız gibi. Ben çok cesurum. Sınayalım bakalım, görelim gerçekten cesur mu. Dürüstlük, cesaret, acı noktalar. Böyle anlar yaratarak belki kendi kişiliğimizi de sınarız. Acıyı, metni taşıyabilen karakterler olurlar. Karakteri bir şekilde davrandırıp haklı kılmaktır önemli olan.
Aşk temel ve önemli bir mevzu. Ayrılık hikâyeleri üzerinde düşünelim. Onu anlatmaya değer, farklı kılan şey, diğerlerinden farklı yapan, işte budur edebiyat.
Sait Faik’in yazdıklarına anı diyebiliriz bir yerde. ‘Yüzüklü Adam’ öyküsünde Sait Faik bir meyhaneye girer. Bir masada parmağında kadın yüzüğü olan bir adam vardır. Bunun üzerine bir sürü hikâye kurar. Sonunda adama sorar. Adamın basit bir gerekçesi vardır. O kadar basit ki ama Sait Faik öyle şeyler kurar ki o adamı hikâyesinin kahramanı yapmaya değer kılar.
Ayrıksı karakterler yaratmamız gerekir. Ve elimdeki ayrıksı karakterlerden başka bir sürü ayrıksı karaktere varabilirim. Kiminin gözlüğünü, kiminin burnunu, cahilliğini kullanarak.

Pırıl pırıl bir bilinçle yazı yazılmaz
Karakterin bir an söylediği cümle örneğin.  Bilinçaltına inanırım ben. Pırıl pırıl bir bilinçle yazı yazılmaz. İşlemez. Ama tekrar ediyorum benim için böyle. Herkes için olmayabilir. Yazı bilinç ile bilinçaltının arasında doğar. Alacakaranlık derim ben. İlk önce çalakalem yazıyorum. Sonra bilinç düzeyinde sıraya sokuyorum. Dilin müziğine uygun hale getiriyorum. Metni oluşturmak, toparlamak en zevkli kısmı işin. Bakıyorum bilinçaltında olan şeyler açıklanamaz bir şekilde öyküye geçmiş. Yazma esnasında öyküye girivermiş.
Bir öykümde kemik, kucak meselesi vardı.  İlk ayrılık, doğmaktır bence. Annemizin bedeninden ayrıldığımız an her türlü tehlikeye açığız. İlk travma, bilinç dışı bir şey. Varlığımızın gizemli tarafı, doğduk ve tüm laneti üzerimize aldık. Onun için ev çok önemli, yuva kurmak, kabuk, rahim, doğumda kaybettiğimiz bir şey bu. Annemiz bizi vücudundan attı. Bebekler doğar doğmaz ağlıyor, nefes almak zorunda kalıyor, yutkunmak. Acı veriyor bu. Kopuşla başlayan travma. Bilinçdışı da diyorlar artık ama ben bilinçaltını tercih ediyorum. Çünkü sözcüklerin çağrışımından beslenirim ben.  Yazdığım öyküdeki adamın annesi o daha kırk günlükken ölür. Adam âşık olduğu kadının kucağına kilitlenmiştir. Bunun üzerine bir metindi. Bir anda bir köpek hikâyesi yazmaya başladığımı fark ettim. Bir zamanlar yavru bir köpek bulmuştum, alıp eve getirdim. Feci haldeydi. Arada süt veriyordum. Her süt içişten sonra yerdeki kuzu postuna gidip yatıyordu. Anne kucağı yerine koyuyordu postu ve sütle postu bitiştirmişti. Çok etkilenmişim ki kemik kucak öyküsünü yazarken metne giriverdi. Yazı yazarken bilinçaltını rahat bırakmalıyız.  Doğru yolu o gösterir bize. Ortaya çıktığında bizi sarsan şey iyi edebiyattır. Karakterin bilinçaltı da önemli.

Yazar türleri
İki tür yazar vardır.

  1. Kendinden yazanlar
  2. Gördüklerinden yazanlar

Thomas Bernhard metinleri incelendiğinde tek bir romandır diyebiliriz. Her birinin farklı bir meselesi var gibi görünse de. Dünyanın sevgisiz bir yer oluşuna karşı duruştur. Kendinden yazar.
Diğeri ise Max Frisch’tir. Kendi anlatılarını metne verir. Hâlbuki kendimi sadece ele verdim, der.
Kendi benliğimize bulayarak karakter yaratırız kimi zaman. Meselemiz varsa ona göre bir karakter içimizi yırtarak çıkar. Bazen de meselemizi ortaya koyarken yardımcı karakter kurmak gerekir. İşte onu nasıl kuracağız?

Karakterin nüfus cüzdanını çıkarın ama kullanmayın
Karakterin yaş, doğduğu yer, atalarının geldiği yer, etnik kökeni, dünya görüşü, bunları oluşturun, yani karakterinizin nüfus cüzdanını çıkarın ama onu kullanmayın. Karaktere yaptırmaya cesaret ettiğiniz şey ile bir yerde kendinizi de sınarsınız. Beni en az ilgilendiren şey olay örgüsüdür. Okur odaklı yazarı ilgilendirir bu.
Umberto Eco çok satan bir yazar ama çok iyi yazardır. Orhan Pamuk da öyle.
Karakter olay örgüsünün taşıyıcısıdır bazı kitaplarda. Onlar için karakter önemli değildir. Hikâyenin A noktasından B noktasına gitmesini sağlar sadece.
Benim edebiyatımda bilinçaltı, beni etkileyen dış dünyanın unsurlarının, acı, keder gibi, bir mayalanmaya uğradıktan sonra ortaya çıkmış halidir. Meselem ayrılıktır, her türlüsü, kopuş, intihar, çocuk kaybı. Benim karakterlerim zihnimin labirentinden doğan karakterlerdir.
Barton Fink’ filminde sıcaktan eriyen duvar kâğıtları var. Sıcak bir ulaşılmazlık, çıkmazlıktır orada. Yine ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ filmindeki mekân yazın otuz beş derece sıcak, kepaze çirkin bir yerdir. Kışın ise boşluğun melankoli duygusu, geniş kumsaldaki yalnızlık hissi o atmosferle anlatılıyor.
Metnin ömrü. Bir metin ancak okununca ve yorumlanınca biter. Okunana kadar bitmez metin. Meseleyi bize okur vermez. Yazar kendi meselesini paylaşmak ister.
Havada Bulut senaryosunu yazarken Sait Faik’in otuz beş öyküsünü kullandım. Onu okumuş olanlar bu senaryonun Sait Faik olduğunu anlamalıydılar. Öyle istedim. Senaryo yazmayı sevmem. Benim için sadece bir taslaktır. Esas olan filmin kendisidir. Yaratıcı senarist değilim ben. Genellikle uyarlama yazıyorum.
Edebiyatta ada ütopyayla ilişkili bir mevzu. Her zaman alıcısı olan bir mevzu. Sait Faik ütopya ve distopyayı aynı öykü içinde kurmuştur. Ada suyla çevrilidir, kirlilik buraya ulaşamaz. Sait Faik ada ütopyasını yıkar, olmadığını görür, kurar, yıkar, kurar. Yazmayı bırakıp adaya gelir, ığrıptan sonra hayal kırıklığına uğrar, tekrar yazar. Adaya sığınmak, münzevilik bir işe yaramamıştır.

Edebiyat, potansiyelimizi yaşamamızın kapılarını aralar
Bilinçaltı sadece utandığımız, yaralandığımız şeylerden oluşmuyor. Başkalarının başına gelenler, şehvet, korkular. Sağlıklı zihinsel yapı bilinçaltını kontrol eder, toplum içinde yaşarken sosyalleşebilmek için.  Aşırı baskı, hayattaki potansiyelimizi yaşamamızı engeller. Edebiyat bunun kapılarını aralar. Benim yazarlık anlayışım insan olarak kaynağımı, bilinçaltımı sınamaktır. Onu ortadan kaldırmadan kendimizle bilinçli bir şekilde yüzleşemeyiz. Bu ülke yüzleşme sorunları yaşıyor. Türkiye hala ergenlik çağında bir toplum. Büyüyemiyor bir türlü. Biz de ülkenin bireyleri olarak aynı sorunu paylaşıyoruz. Bilinçlenmenin sonuçlarını görmek, kabullenmek önemli bir merhale. Büyümek ilerlememizi sağlar. Ama maalesef,  hep aynı filmi seyrediyoruz gibi bir his oluşuyor içimde.
Ayfer Tunç Söyleşisi - Füsun Çetinel'in kaleminden
Devamını Oku

1 Nisan 2013 Pazartesi

Roman nedir ve özellikleri nelerdir?

Sokak Kitapları Yayınları yazarlarından Uğur Ziya Şimşek’e ait Öykü ve Roman Yazma Sanatı adlı makalenin ikinci bölümünde romanın iç dünyasını ve teknik özelliklerini keyifli bir yolculuk yapacağız. 

Uğur Ziya Şimşek öykü ve roman yazma sanatı
Romanın birincil özelliğinin uzunluğu olduğunu söyleyebiliriz. Dengeli bir sıralama ve bağ bulunan olayları anlatan ve estetik kaygısı olan bir metindir roman. Roman okuyucusunu gerçekliğin dışında bir dünyaya alır. Okur o dünyaya girdiği andan itibaren duygusal tepkilerini romanın yönlendirmesiyle verir. Karakterlerle birlikte sevinir, üzülür, heyecanlanır, duygulanır. Roman, okuruna bu hisleri yaşatma derecesiyle kalitelidir. Romandaki olaylar bir plana uygun olarak anlatılır. Bu plan en temel yapısıyla üçlü bir saç ayağına dayanır.


  • Giriş (Serim)
  • Gelişme (Düğüm)
  • Sonuç (Çözüm)

Romanın Türk edebiyatındaki ilk izleri!
Türk edebiyatına roman Fransızcadan yapılan çevirilerle girmiştir. Bu çevirilerden ilki Yusuf Kamil Paşa'nın Fenelon'dan yaptığı Tercüme-i Telemak'tır. İlk Türk romanı olarak Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseri gösterilir. Avrupaî tarzda ilk roman, Tanzimat döneminde yazılmıştır. Namık Kemal'in "İntibah", ilk Türk romanıdır.

Romanın konusu nedir?
Tüm romanlar insan ilişkileri ele alır. Bazı romanlar bitkiler, hayali varlıklar veya hayvanlar üzerinden yine insan ilişkileri anlatır. George Orwell’ın Hayvan Çiftliği isimli dünyaca ünlü eseri bir çiftlikteki yönetimi ele geçiren domuzların eşitlik ilkesiyle başlayıp zamanla diğer hayvanları nasıl ezdiklerini ve kendilerini ayrıcalıklı bir konuma yükselttiklerini anlatırken Rusya’daki Ekim Devrimi’nden bahseder ve devrimin eşitlik söylemleriyle gelip zamanla nasıl bir seçkinler sınıfı oluşturduğunu anlatır. Richard Bach Martı isimli eserinde yine hayvanlar üzerinden insan ilişkileri incelemiştir.

Roman ve gerçeklik ilişkisi
Roman bilimsel bir yapıt değildir. Romancının bilimsel bir eser oluşturma kaygısı ve açıklama çabası olmamalıdır. 2008 yılında yayınlanan ve Türkiye’deki azınlıkta kalmış, toplumun dışladığı cinsel kimlikleri romanlaştırdığım Kıyıdakiler isimli eserimi okuyan bir sosyoloji doktora öğrencisi kitabı çok beğendiğini söylemekle birlikte sosyoloji teknikleri açısından bazı eksikliklerin olduğunu bilimsel anlamda derinleşmenin sağlanmadığını, çok daha geniş sosyolojik analizlerin olabileceğini ileri sürerek beni eleştirmişti. Ben de kendisine sosyolog olmadığımı, bir romancının eserinin herhangi bir bölümünde bilimsel bir alanda derinleşme zorunluluğu bulunmadığını zaten bunun teknik olarak pek mümkün olamayacağını çünkü bir insanın ancak bir bilim dalında uzmanlaşabileceğini hayatın birçok alanından bahseden romancının bu alanların tümünü doktora veya profesörlük seviyesinde bilmesinin olanak dışı olduğunu anlattım. Gerçekten de bir romancı sosyoloji bazlı bir kurgunun olduğu romanında doktora seviyesindeki bir sosyoloğu tatmin etmek zorunda mıdır? Veya soruyu şöyle çevirelim doktora seviyesindeki bir sosyoloğun sosyolojik bazlı bir tatmin yaşaması için okuması gereken şey bir roman mıdır?

Roman - gerçeklik ilişkisine bir örnek
Bir örnek kurgulayalım. Ahmet Bulut isimi romancımız başkarakteri bir tıp doktoru olan roman kurgulasın. Bu doktor hastalarını bazen bilinçli bir şekilde yanlış ameliyat etsin ve onların uzun vadede ölümüne sebep olsun. Bir dedektif karakter de onu bulmak ve alt etmek istesin. Dedektif tesadüfen sevgilisini bu doktora götürsün vs. Ahmet Bulut bu romanı yazarken acaba doktor bir karakter kullanıyor diye doktorluğun her yönünü eksiksiz bir şekilde bilmek zorunda mıdır? Bence hata yapmayacak ve işine yarayacak kadarını bilmesi yeterlidir. Konuyu biraz daha zorlayalım. Ahmet Bulut’un doktor karakteri bir hastasına açık kalp ameliyatı yapsın ve bu hastanın ölmesine sebep olsun. Ahmet Bulut bu kısmı anlatırken, ameliyathaneden, oradaki gereçlerden, doktor hemşire vb. kişilerden bahsetsin ve bu sahneyi geçsin. Yani normal olanı, olması gerekeni yapsın. Bir tıp öğrencisi veya kalp uzmanı bir cerrah bu kısmı şöyle eleştirsin:
“Ahmet Bey kitabınızı zevkle okudum, ancak kalp ameliyatı sahnesini çok sığ geçmişsiniz, halbuki bu ameliyat 4-5 saat süren ve birçok detayı olan oldukça zorlu bir işlemdir. Bunları daha gerçekçi ve derinlemesine anlatmanızı beklerdim.”
Bu eleştiriyi değerlendirdiğimizde eleştiriyi yapan okurun (cerrah) haksız olduğunu söyleyebiliriz. Bir romancının açık kalp ameliyatını bilmesine imkan yoktur. Bilse de bunu romanda anlatması son derece mantıksızdır. Açık kalp ameliyatının nasıl yapıldığını öğrenmek isteyen bir öğrenci bunu romandan değil hocalarının bilimsel kitaplarından okuyarak öğrenir. Böyle bir çabası olmayan okur içinde dört saatlik bir ameliyatı sayfalarca anlatmak gereksiz ve sıkıcıdır.

Roman ve bilimsellik kaygısı
Hem kendi kitabımdan hem de kurgusal bir örnekten yola çıkarak açıkladığımız üzere romanlar bilimsel kitaplar değildir ve romancılar da bilim adamı değildir. Romanlarda gereksiz yere derinleştirilen bilimsel açıklamalar romanı sıkıcı bir hale getirmenin ötesinde hiçbir işe yaramaz. Bunu yapmadığınız için sizi eleştiren kişiler ise bilmediği için eleştirmektedir. Taraftar mantığıyla hareket etmeyenler kendilerine yapılan açıklamalarla tatmin olmakta ve eleştirilerinin haksızlığını anlamaktadır.

Roman yazma sanatına dair ipuçları
Roman insanı anlatır ve romancı anlattığı insanın veya insanların hayatından kesitler yapar. Bütününü anlatmak romanı boğabilir. Sadece kurgu açısından işimize yarayanı anlatmamız da fayda vardır. Anlattığımız karakterin hikâyesi bizim için gerekli olan detayları barındırmalıdır. Gereksiz olanları dışlamalıyız. Birçok genç yazar detaylarla okuru boğma çabasına girer ve elbette okur boğulmamak için kendini biran önce suyun dışına atar yani kitabı bir daha açmamak üzere kapatır. Anlatacaklarımızın dozunu bir aşçı titizliğiyle ayarlamalıyız. Tuzsuz yemek güzel olmaz ancak fazla tuzlu da yenmez. Her yemeğin de birbirinden ayrı tuz oranları vardır. Birinde geçerli olan ötekinde geçerli olmayabilir.
Gereksiz derecedeki uzun anlatımlar ve fazla detay anlatmak romandaki dinamizmi düşürür. Bu tip romanları üç beş sayfa atlayarak okusanız da hiçbir şey değişmediğini kurgudan konudan kopmadığınızı görürsünüz. Türk edebiyatının çok satan yazarlarından Canan Tan’ın kitapları böyledir. Kurgu çok sığdır ve kitap baştan sona inanılmaz derecede fazla ve gereksiz ayrıntılarla doludur. Kitaplarını beşer altışar sayfa atlayarak okusanız dahi kurgudan hiçbir şey yitirmezsiniz çünkü sürekli birbirini tekrar etmektedir.

Romanda detayların önemi
Dozajında detay kullanan başarılı çalışmalarda birkaç sayfa atlayarak okursanız bağlantının koptuğunu hissedersiniz. Büyük romancıların romanlarında kullandıkları her ayrıntının her kelimenin bir anlamı vardır ve bu çıkarıldığında bir şeyler eksik kalır. Çok dikkatli okurlar gereksiz yere kullandığınız tek bir cümleyi dahi algılar ve bu sebeple sizi eleştirir.

Sıradan bir durumu romanlaştırabilir miyiz?
Bir örnek oluşturalım:
Bir adam sevgilisiyle birlikte bir iç mimarlık ofisine gider ve yeni aldıkları evin dizayn edilmesini ister.
Bu oldukça sıradan bir olaydır. Peki, bu sıradan olayı romanlaştırabilir miyiz? Bir deneyelim bakalım neler çıkacak:
Karakterlerin isimlerini belirleyelim.
Sevgililerden erkek olanın ismi Furkan, kızınki ise Simge olsun. Mimarımız ise Cem olsun. Mimarın bir sekreteri olduğunu düşünürsek onunda ismi Aycan olsun.
Furkan ve Simge mimarlık ofisine geldiklerinde Cem onları yıllardır tanışıyormuşçasına büyük bir sevecenlikle karşıladı ve neye gereksinim duyduklarını dinledi. Çözüm önerileri sunarken Furkan bir ara tuvalete gitmek için odadan ayrıldı. Sekreter bu fırsatı kaçırmadı ve ‘sevgilinin seni terk etmesini istemiyorsan hemen buradan ayrıl’ dedi.
Evet, bu haliyle anlatılanlara baktığımızda sıradanlığı bozan bir şey var. O da sekreterin söyledikleri. Hiçbir iş yerinde bir sekreter müşteriye böyle bir şey söylemez. Bizim hikâyemizde söylüyorsa (ki söylemeli, sıradan bir müşteri ilişkisini anlatmanın okur için ne cazibesi olabilir) bunun bir sebebi olmalı. Öyleyse o sebepleri yaratacak bir yapıyla karakterleri oluşturalım.
Cem: Orta yaşlı, karizmatik beyaz saçları olan şık giyimli yakışıklı bir mimar.
Aycan: Fazlasıyla güzel ama serçe parmağını çocukluğundaki bir kazada kaybetmiş olan genç sekreter. Cem’in kadınlara bakış açısındaki acımasızlığı ve kullanma duygusunu bilse de ona karşı saplantılı bir aşkı var.
Furkan: 45 yaşında bir gazeteci. Güçlü siyasi bağlantıları olan önemli bir adam.
Simge: Bir bankanın finans müdürü. İşinin durağanlığından sıkılmış ve hayatında yenilikler arayan bir kadın. 38 yaşında. Sevgilisi Furkan ile birlikte yaşama kararı almasında onu çok sevmesinin ötesinde hayatında bir değişiklik yapma isteğinin baskısı daha ön planda.
Evet, karakterleri belirledikten sonra bu saçma durumu anlamlandırabiliriz. Hatta fazlasıyla saçma olan bu durum bize saçmalığının yüksekliği oranında da bir güç katacaktır çünkü hiç olmayan ve rastlanılmayan bir olayla romanı başlatarak bir anda merak duygusunu yükselteceğiz ve okurların aklında birçok soru belirmesini sağlayarak okuma eylemini sabırsızlıkla sürdürmelerine yol açacağız. Bu hikâyenin devamı nasıl olur? Şuandan kestirmek güç ancak düşündükçe birçok şey çıkar.
Furkan sekreteri ciddiye almaz, ama içine de bir kurt düşer, mimar evlerini harika biçimde yapar fakat bu süreçte Simge ile çok fazla yakınlaşır. Furkan bu yakınlaşmadan normalde rahatsız olmayacakken sekreterin söylemleri sürekli aklına gelir ve aradaki yakınlaşmayı kurcalamaya başlar. Aslında mimar ile ilgili hiçbir hoşlanma duygusu olmayan Simge bu baskılardan sıkılır ve Mimar ile durumu paylaşır, zamanla aralarındaki sohbet evle ilgili dekorasyon konularının dışına çıkar. Bu sohbetler Mimar ile Simge’yi yaklaştırır.
Bunun dışında da çok farklı bir süreç öngörülebilir. Düşündükçe binbir çeşit yeni kapı açılır.
Devamını Oku

Yazarın esin kaynagı nedir?

Edebiyatta üzerinden en çok düşünülen durumlardan biri olan yazarın esin kaynağı meselesine Yeşim Cimcoz Yazıevi eğitmenlerinden ve Füsun Çetinel kendi yaşamından verdiği örneklerle sizlere aktarıyor. 

Öykünün Ev Hali Füsun Çetinel
Öykünün Ev Hali video serisinde bu hafta Füsun Çetinel yazarın esin kaynağı konusunu işledi. Yazarlığın gerçekliği kurgu vasıtasıyla başka öğelerle harmanlayıp ortaya bir hikaye çıkarma sanatı olduğunu belirten Füsun Çetinel, “Yazar, hayal dünyası ve yaratıcılığıyla hayatın can yakan, sıkıcı tatsız gerçekliğini birleştirir. Kurgu yardımıyla ortaya bambaşka bir gerçeklik çıkarır” dedi.

Hayat yazarın esin malzemesidir!
Füsun Çetinel 8 yaşındaki bir çocuğun yazarları yalancı kafa ve uydurukçu olarak tanımladığını aktararak “Gerçekten de yazarlar böyledir. Ama sonuçta ortaya keyifli eserler koyan insanlardır. Yazarlar, hayatın gerçekliğini alır bambaşka öyküler ortaya çıkarırlar. Kurmaca gerçekten beslenir. Yaratıcılık, birbirinden alakasız görünen unsurları bir araya getirmek ve anlam çıkarmaktır. Anlamsız yaşanmışlıklar yazıda bir öyküye malzeme olunca anlam bulurlar. Hayat yazarın esin malzemenizdir, onu mutlaka kullanın” dedi.
Keyifli aktarımı ve anekdotlarla bezenmiş Füsun Çetinel’in “Öykünün Ev Hali” videosunu mutlaka izleyin. Videoyu buradan izleyebilirsiniz.
Devamını Oku

28 Mart 2013 Perşembe

insan neden yazmak ister? – Öykü ve Roman Yazma Sanatı (1)

Sokak Kitapları Yayınları yazarlarından Uğur Ziya Şimşek’e ait Öykü ve Roman Yazma Sanatı adlı uzun makaleyi sizlerle paylaşmak istedim. Makaleden her gün bir bölüm yayınlayacağım. Hem daha iyi anlamak adın hem de öykü ve roman yazma sanatının inceliklerini özümseyerek öğrenmek adına. Makalenin ilk bölümü aşağıda yer alıyor.

İnsan neden yazmak ister? Uğur Ziya Şimşek
İnsan yazmak ister. Sümerler yazıyı bulmadan önce sözlü hikâyelerle düşünce aktarımını gerçekleştiren insanoğlu yazı ile tanıştıktan sonra bu aktarım biçimini çok sevmiş ve sıklıkla kullanmıştır. Çevrenize bir bakın, sadece romancılar veya şairler mi yazıyor? Elbette hayır. Ağaçlara kazınan isimler, duvarlara yazılan sloganlar, kamyon çamurluklarına veya kasalarına yazılan bin bir çeşit maniler; bileklere, sırta, bacaklara yazılmış dövmeler, küçük çocukların tükenmez kalemle vücutlarına sevdiklerinin isimlerini yazması, mahalle bitirimlerinin cam kırıklarıyla vücutlarına ulaşılmaz aşklarının isimlerini yazması, bin bir riski göze alarak üniversitede bildiri dağıtan öğrencilerin izbe odalarda gizlice yazdıkları siyasi metinler ve daha neler neler…
Peki neden? Neden yazmak isteriz? Kalıcı olmak için mi? Zamanı öldürmek, sonsuz olmak için mi? Yoksa sadece düşüncelerimizi aktarmak için mi? Okuyanların beğenisini sağlamak, takdir edilmek için mi? Birkaçı veya hepsi mi?

Ölümsüzlük duygusu ve yazmak!
İnsanın en temel duygularından birinin geleceğe el uzatma çabası olduğunu anlayabilmek için psikoloji eğitimi almamıza lüzum yok. Mimarlar binalarıyla, sporcular rekorlarıyla, romancılar kitaplarıyla, şairler şiirleriyle, krallar fetihleriyle, ressamlar resimleriyle, en temelde de insan üreme duygusuyla kalıcı olmak ve ölümsüzleşmek ister. Duygularımızı aktarmak, yaşadığımız toplumu değiştirmek, güzellikler katmak yine güçlü dürtülerimizdir.
Yazmak isteriz! Ama nasıl? Eğer bir ağaca sevgilimizin ismini kazıyacaksak çok önemli tekniklere ve altyapıya sahip olmamız gerekmez. Bir çakı, kolay yontulabilecek güzel bir ağaç ve o ağaca zarar veriyor olmamızın umursamazlığı yeterli argümanlar olacaktır. Çakıya, ağaca ve mevzubahis duyguya sahip olan kişi sevgilisinin ismini rahatlıkla yazıp herhangi bir tekniğe veya öğretiye ihtiyaç duymayacakken acaba Türkiye’deki ağır işlerde çalışmaya zorlanan çocuk işçilerin umutlarını, mutsuzluklarını, yaşamlarını uzun bir romanda anlatmak isteyen kişinin işi aynı derecede kolay mıdır? Olmadığını düşündüğümüz için bu yazıyı derliyoruz.

Herkes roman yazabilir mi?
Sıklıkla ‘Roman yazmak öğretilebilir mi? Roman yazmanın tekniği olur mu? Herkes roman yazabilir mi?’ biçiminde sorulara muhatap oluyorum. Sondan başlarsak ‘herkes roman yazabilir mi?’ beni çok düşündürmüş bir sorudur. Sanırım evet. Kâğıt ve kalem alacak maddi yeterliliği olan ve okuma yazma bilen herkes roman yazabilir. Peki, herkes piyano çalabilir mi? Evet. Aynı mantıkla hareket edersek yeterli maddi imkâna sahip olup bir piyano alan ve karşına oturup tuşlara dokunabilecek fiziksel yeterliliğe sahip olan herkes piyano çalabilir. O halde şu soruyu yöneltelim: Herkes Dostoyevski gibi roman yazabilir mi? Nazım gibi şiir yazabilir mi? Fazıl Say gibi piyano çalabilir mi?

Yazma tekniklerini öğrenmek sizi Tolstoy yapmaz
Roman yazmak öğretilebilir ve teknikleri vardır. Ancak hedefiniz çok büyük bir romancı olmaksa unutmayın ki tüm bunları bilmek sizi Tolstoy yapmaz. Tüm teknik öğretileri harfiyen öğrenseniz ve uykusuz gecelerle yoğun bir emek sarf etseniz de Tanrı gülümsemeden Dostoyevski olamazsınız. Nasıl ki salt futbol oynamayı öğrenmekle Maradona gibi oynamak aynı şey değilse…

İyi yazar olmanın koşulları
İyi bir yazar olmanın birçok koşulu var. Bunlar arasında önem sıralaması yapmak gerekirse ilk koşulun iyi bir okur olmak olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ardından merak, sabır, bilgi birikimi, yetenek gibi öğeler gelmektedir.
İyi bir yazar olmak çok roman yazmak demek değildir. Harper Lee sadece tek bir kitap yazmıştır. Bülbülü Öldürmek isimli eseri dünya edebiyatının klasikleri arasındadır. Yine Margaret Mitchell Rüzgâr Gibi Geçti isimli romanı dışında bir eser vermemiştir ve bu eseri dünya edebiyatının en saygın çalışmalarından biridir. Her iki kitabında filmi yapılmıştır ve yine her iki film de sinema klasikleri arasında sayılmaktadır.

Yazmaktan uzaklaşmak ve bahaneler
Yazmak çok zorlu bir eylem olduğu gibi bir yönüyle de çok sancılıdır. Bir kadının doğum yapması gibi yazar da her kelime de her cümlede sancılanır, ıkınır ve içindeki o adlandıramadığı şeyi ortaya çıkarmaya çalışır. Bu zorlu süreç psikolojik olarak insanı yazma eyleminden uzaklaştırır ve erteleyecek bahaneler bulamaya iter. Kelemi açayım öyle yazarım! Etrafı toparlayayım öyle yazarım! Mehmet’le konuşayım öyle yazarım! Biraz televizyon izleyeyim öyle yazarım! Facebook’da kim var bir bakayım öyle yazarım! diyerek aslında yazmanın sancısını ertelemeye çalışırız. Hâlbuki bu sancı kaçınılmaz bir süreçtir ve mutlaka yaşayacağımız bu acıyı ertelemenin bir anlamı yoktur. Hatta Stockholm Sendromu gibi bu acıya bağımlı olmakta fayda vardır.

Yazmanın zorlu süreci
Büyük yazarlar da dâhil olmak üzere tüm yazarlar nitelikli eserlerini sancılarla doğururlar. Edebiyatın devlerinden Gustave Flaubert yazdığı bir mektubunda, tek bir sözcüğü bulmak için dahi tüm gün çabaladığını ve büyük zorluklar yaşadığını anlatmaktadır. Yazmanın zorlu süreci hep vardır ve var olacaktır. Bazen popüler yazarlar yazma eylemleriyle ilgili okurların hoşlarına gidecek karizmatik yanıtlar verseler de gerçekte cümleyi doğurmanın sancısını hepsi yaşamaktadır. Elbette doğuracağınız çocuğun bir gözünün kör, kollarının kırık, bacaklarının çıkık olmasını önemsemiyorsanız doğum kurallarına uymaz biran önce işinizi görebilirsiniz. Edebiyatta da böyledir. Hiçbir sancı çekmeden de yazabilirsiniz ancak cümleler ne kadar sağlıklı olur bilemeyiz.

Ya hayat ya da yazmak, seçim senin
Yazmak kuma kabul etmez. Eğer yazmak istiyorsak, önceliğimiz bu olmalı. Yazmak çok zor bir eylemdir ve hobi olarak yapılabilecek bir şey değildir. Birinci önceliğimiz ve motivasyonumuzu verdiğimiz en temel öğe yazmak olmalı. Tüm benliğimizle, ruhumuzla yazmaya odaklanmalıyız. Olması gereken bu olmakla birlikte hayatın meşgalesi, geçim derdi, zorunlu hedefler bu odaklanmayı azaltmaktadır. Geçinmek için 10 -12 saat çalışmak zorunda olan bir kişi ne derece yazmaya odaklana bilecektir? Bir tarafta hayat bir tarafta ise tüm vaktimizi yutmak isteyen bir ejderha. Yazarlık dünyanın en çok vakit alan ve en zor işlerinden biridir.

Yazarlık her şeye egemen olmaktır
Yazmak büyük bir keşif sürecidir. Zihnimizde oluşturduğumuz bir gemiye binerek çıktığımız seferlerde gerçek ve gerçek üstü birçok bilinmeyeni keşfetmektir yazarlık. Önce kendi iç dünyamızı keşfe çıkarız ve gizli kalmış birçok duygumuz ortaya çıkar. İnsanları tanırız, onların acılarına, sırlarına dokunuruz. Bambaşka hayatlar yaratırız ve sonlandırırız. Yazarlık bir yönüyle de ruhani bir yapıyla her şeye egemen olmaktır. Her şeyi baştan yaratmak bir dünya kurmaktır. Çok sıkıntılı olan bu sürece belki de bu nedenle katlanırız. O süreci yaşayabilmek o zorlu yolları yürüyebilmek için. Dağcılar, dalgıçlar, paraşütçüler ve daha birçok sporcu acaba gerçekten sonuca ulaşmak için mi o sporu yapar. Yani bir dağcı için sadece o dağın tepesine ulaşmak mıdır önemli olan yoksa o süreç midir? Süreci önemsemezsek dağın tepesine bir helikopterle de çıkabiliriz.

1. bölümün sonu - Uğur Ziya Şimşek
Devamını Oku
BlogOkulu Gadgets